| Yazanlarda |
|
hikayeci Üye


Kayıt Tarihi: 05-Kasim-2009 Ülke: Turkiye Gönderilenler: 39
|
| Gönderen: 19-Kasim-2009 Saat 00:21 | Kayıtlı IP
|
|
|
toplumsal cinsiyet kimlikleri farkindalik atölyesi
Acaba kadin ve erkek olmak birbirlerinden asilmaz dogal sinirlarla ayrilmis durumlar midir? Yoksa bunlar birer toplumsal cinsiyet kimligi olarak bizlere dogdugumuz andan itibaren ögretilen, insa edilmis dolayisiyla yikilabilir, ya da ötesine yolculuk edilebilir kodlar, kaliplar midir? Biz Erkek Degiliz Inisiyatifi olarak bu sorunun cevabini sizlerle birlikte aramak istiyoruz. Amacimiz kimseyi sorgulamak degil; kadin, erkek hepimizin bu konudaki farkindaliklarimizi arttirmak.
Tarih: 22 Kasim PAZAR
Saat: 13:00-17:00
Yer: Garajistanbul
Önemli not: Atölye çalismasi teknik nedenlerle 40 kisiyle sinirlidir; lütfen erkekdegiliz@googlemail.com adresine önceden kayit yaptiriniz.
|
| Yukarı Dön |
|
| |
noirviolet Yönetici


Kayıt Tarihi: 11-Aralik-2007 Gönderilenler: 879
|
| Gönderen: 08-Ocak-2010 Saat 11:07 | Kayıtlı IP
|
|
|
Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi (BEDİ)’nin düzenlediği
“Cinsiyet Belası-Toplumsal Cinsiyet Kimlikleri
Farkındalık Atölyesi” üzerine Prof. Dr. Nükhet Sirman ile
Sohbet
Garaj İstanbul’un 18-27 Kasım tarihleri arasında
düzenlediği Namus Oyunları Festivali etkinliklerinden
biri Biz Erkek Değiliz İnisiyatifi’nden (BEDİ) Ufuk
Ahıska ve Atalay Göçer’in yürütücülüğünü yaptığı
“Cinsiyet Belası, Toplumsal Cinsiyet Kimlikleri
Farkındalık Atölyesi" idi. Atölyeye 2 erkek 8 kadın olmak
üzere toplam 10 kişi katıldı.
İlki geçtiğimiz Eylül ayında Mezopotamya Sosyal Forumu
etkinlikleri çerçevesinde Diyarbakır’da yapılan atölye
“Kadın ve erkek toplumsal cinsiyet kimlikleri arasında
aşılmaz duvarlar mı vardır yoksa bunlar inşa edilmiş,
geçişken, kolaylıkla yıkılabilir kodlar, kalıplar mıdır?”
sorusuyla açıldı ve katılımcıların birbiriyle
tanışmasının ardından bir dayanışma egzersizi yapıldı.
Sonra her katılımcıya 2 kart (yeşil ve turuncu) dağıtıldı
ve bu kartlardan biri erkek diğeri ise kadın cinsiyet
kimliklerini temsil etmek üzere belirlendi. Ardından John
Berger'in “Görme Biçimleri” isimli kitabında tartışmaya
açtığı, “imge dünyasının ideolojik arka planının”
okunması ile benzer bir anlayışla kurulan ”görsel
malzemeleri yorumlama” bölümü başladı. Katılımcılara
ekrana yansıyan ayakkabı, çanta, giysi vb. gibi
aksesuarların kendilerine kadını mı yoksa erkeği mi
çağrıştırdığı soruldu. Katılımcılardan bazen “neden
kadın” veya “neden erkek” seçimi yaptıklarını
açıklamaları istendi. Ardından yine aynı formatta kurulan
“kadınlık ve erkekliğin beden dillerine” odaklanan
görseller üzerinden ilerlendi. Bu bölümden sonra
katılımcılardan ekrandaki “nesne, zaman ve mekan”
sözcüklerini kullanarak kadın ve erkek için çeşitli
cümleler kurmaları ve bunları yazmaları istendi. Kısa bir
aranın ardından değerlendirme bölümüne geçildi. Toplumsal
cinsiyet konusunda toplumsal kodların ve bireysel
deneyimlerin belirleyiciliği üzerine yapılan tartışmalar
sırasında atölye yürütücüleri, katılımcılar tarafından
kurulan cümleleri yorumlayarak tartışmaya açtı.
Pınar Gümüş: Hocam sizinle az önce katıldığımız toplumsal
cinsiyet kimlikleri farkındalık atölyesini sıcağı
sıcağına değerlendirmek istiyoruz. Siz nereden başlamak
istersiniz?
Nükhet Sirman: Atölye benim kafamda bir kaç tane soruyu
gündeme getirdi. Günümüzün de şiarı olan bu toplumsal
cinsiyet denilen şeyin, “bir toplum değiştirebilir”
şiarının çok kolaylıkla söylenen, söylediğimiz bir şey
olduğunu fark ettim. Düşünün ki ben de toplumsal cinsiyet
atölyeleri veren bir insan olarak bunu söylüyorum. Bu
atölyeye katılmak kendi yaptığımı bir aynada görmek gibi
oldu. Cinsiyet kimlikleri toplumsal kurgudur kısmını
insanlara anlatmak için çok çaba sarf ediyoruz ama bu
atölye vasıtasıyla, “bunların bir kurgu olduğunu fark
ettikten sonra ne olacak” kısmını düşünmeye fazla zaman
ve enerji harcamadığımızı gördüm ve yeterli bilgiye sahip
olmadığımızı düşündüm. Benim için birincisi bu
farkındalık atölyeleri üzerine bir şeyler gündeme geldi.
İkincisi deneyimle temsil arasındaki ilişkinin ne kadar
problemli olduğu meselesi gündeme geldi. Üçüncüsü de bu
erkeklik, kadınlık vs. gibi kodların, yani bunlar başka
kodlar da olabilirdi ama erkeklik kadınlık tabi çok temel
kodlar, bu kodların dünyayı tanımak için gerekli olduğu
noktasından hareketle daha başka neler söylenebileceği
üzerine yine daha çok düşünmem gerektiğini fark ettim.
Sonuç olarak bu atölye, feminist iş yapma biçiminden çok
esinlenen bir atölye ve dolayısıyla bizim o feminist
pratiğimizi bir şekilde gözden geçirmemizi sağlıyor ve
bende o gözden geçirme bağlamında böyle sorular oldu. Ama
hayatımda ilk defa erkeklerle birlikte bir atölyeye
katıldım, o da inanılmaz bir deneyimdi, bu da bana çok
ilginç geldi. Bu atölyenin bizim pratiğimize ne dediğini
o kadar çok düşündüm ki, ‘erkeklik işin neresinde’yi
unuttum. Tabi o da başlı başına ilginç bir şey çünkü
unutmamın nedeni de yine kadınlar üzerinden konuşulması
yani erkeklik üzerine çok konuşulamamış olması. İkincisi,
yine bu butik bir atölyenin kültürel bağlam konusunda
yeteri kadar donanımlı olmadığı faktörüyle ilgili şeyler
olabilir. Ayşan sen bir şeyler söylüyordun erkeklik
meselesiyle ilgili.
Ayşan Sönmez: Az önce sizin söylediklerinizle
bağdaştırarak ifade edeyim. Kadınların zaten bilinç
yükseltme deneyimleri ve aslında mağduriyetlerini
tartışma alışkanlıkları oluşmuş durumda. Çünkü feminist
hareket, politize olmayan kadınlara bile bunu
kazandırmış. Keza zaten geleneksel kültüründe de var bu,
kadınlar bir araya gelip konuşuruz. Bu atölyede, organize
eden grubun “biz erkek değiliz” diye erkeklik eleştirisi
üzerinden bir çıkış yaptığını düşündüğüm için herhalde,
daha ziyade erkeklik deneyimlerinin tartışılacağını
bekledim ancak atölyeye daha çok kadınlar ilgi örgütlemiş
ve en çok kadınlar konuştuk. Bir toplumsal cinsiyet
tartışması ortamı kurulduğunda genelde kadınlar
konuşuyor, “sokakta yürüyemiyorum, kendimi sakınmak için
şunları yapıyorum, bir ortama girince şöyle oturuyorum,
çünkü böyle yetiştirildik” vb. diyoruz. Ama eğer ortamda
erkekler varsa, erkekler de bu tespitleri genelde
onaylamakla yetiniyorlar. Ancak ortada oluşturulan
kültürün bir parçası olan erkeklik var. Buraya dair çok
veri verilmiyor. Bir anlamda buradan fazla “sıyrılmış”
bireylere dönüşebiliyor, yani erkekliğin bir parçası
ancak onun “toleranslı” bir parçası, ya da “arındığını
iddia eden” bir parçası gibi görünüyor. Bu tür
atölyelerde bu bir risk gibi geldi bana. Belki farklı ele
alan yapılar vardır. Erkeklik kimliğinin dayatmaları
üzerinden örgütlenen çok fazla grup da tanımıyorum
açıkçası. PAYDAY diye bir organizasyon var İngiltere’de.
Onların dışa dönük bir aktivizmleri var, anti-militarizm
ve vicdan-ret üzerinden erkeklik tartışması yapıyorlar.
Nükhet Sirman: Yani burada da öyle oldu, hep kadınlar
konuştu, erkeklik deneyimlerinden bahsetmek anlamında
atölye yürütücülerinden biri çok konuştu erkek olarak,
öbür erkekler deneyimlerini çok zor verdiler. Olaylar
üzerine yorum yaptılar. Deneyimlerini verdikleri zaman da
bence tam da senin dediğin gibi o “toleranslı” erkek
üzerinden, örneğin tek bir erkeğin bulunduğu o ıssız
sokağa giren kadın deneyiminde, sokağın başında olan
erkeğin yerine kendilerini koyduklarında, tedirginlik
vermeyelim üstünden konuşmaya başladılar. Dolayısıyla
atölye, kadınlık ve erkeklik kodlarının, bizim içimizde
olan kodların, verdiği örneklerin bu kodları altüst
ettiğini göstermeye de çalışıyordu. Bizim bize “erkek
sözü mü yoksa bir kadın sözü mü” olduğunu tahmin etmemiz
için söylenen cümlelerde “erkek sözü” diye yorumladığımız
bir şey “kadın sözü” olarak, “kadın sözü” dediğimiz şey
“erkek sözü” bir şey olarak çıkabiliyordu. Burada iki
tane problem var, bu farkındalık çerçevesinde her zaman
bir problem: Nasıl cevap veriyoruz? Kendi düşündüğümüzle
toplumun düşündüğünü ayrıştırıyoruz, en azından feminist
olanlarımız ya da deneyimlerden geçmiş olanlar böyle
yapıyor. Ben her zaman, mesela diyelim ki çiçekli bir
çantanın, kadınlara ait olduğunu, yani toplum böyle
düşündüğü için, bu çanta için “kadın” kartı
kaldırıyordum, şimdi illa ki ben öyle düşündüğüm için
değil. Öte yandan benim kafamda şöyle bir sorun var, ben
gerçekten öyle düşünmüyor muyum? Anlatabiliyor muyum? Ben
öyle düşünmemeyi feminizm vasıtasıyla öğrenmiş olan
birisiyim, dolayısıyla ben kimim yani orda? O ben denilen
yeri çok mutlaklaştıran bir söylem döndü bence, yani o
benlik yerini ‘psikanalize girmeyelim’ falan dendi ama bu
psikanaliz değil. O benim deneyimim, o toplumsal
kodlardan ne kadar arındırılmış olarak benim deneyimim,
bu soruyla çok ciddi olarak baş edilmedi ve ikinci olarak
da orada bulunan kadınların çoğu zaten feministti,
dolayısıyla feminist söylem bu toplumsal kodlara karşı
çıkmayı bize yıllardır öğrettiği için, öyle bir teori var
olduğu için biz yıllardır bunlara mesafeli bakıyoruz.
Mesafeli bakmamıza rağmen toplumun verdiği cevabı vermek
durumunda hissettik yine kendimizi. Çünkü biliyoruz ki ne
kadar feminist olursak olalım toplumun yine o kodları bir
şekilde yeniden üreten ve kendisini içeren, hatta
feminist sözü bulandıran bir becerisi var. Bu karşı
duruşumuzun sınırlılığını da yani bir anlamda bize
feminizm tarafından gösteriliyor. Bütün bu çetrefil
dolayımlar, orada bu “erkek mi, kadın mı” cevabını
isteyen sorular sorulduğunda yeşil veya turuncu kart
kaldırmakla gündeme gelemiyor. Tartışmada gelebilirdi ama
bu sefer tartışmada da başka yerlere gidiyor. Tartışmayı
kim olarak sürdüreceksin? Orada öyle bir sorun var.
Ayşan Sönmez: Şu an kime sorarsanız der ki ataerkil bir
toplumda yaşıyoruz, bunu onaylar ya da onaylamaz ama bu
tespit var. Artık kadınların ezilmişliğinin nerdeyse her
alanda analiz edilmiş, yani söylem olarak aslında bu
konuda genel bir uzlaşı var. Ama şimdi burada tespit
etmenin ötesine geçmekle ilgili, yaşam biçimi haline
getirmekle ilgili bir zorlanma yaşıyoruz. Alternatif
söylemini üretseniz bile, cinsiyetçiliği yeniden üretme
durumu da söz konusu. Bu durumda sizin söylediğiniz şu
detayların yorumlanması ve ayrıca imge dünyasının
dönüştürülmesi giriyor işin içine. Bu feminist tiyatro
alanında da önemli bir tartışma. Söylem örgütlemek ve
aynı zamanda imge dünyasında kırılmalar yaşamakla ilgili
bir tartışma bu. Mesela Hélène Cixous’yu örnek
verebilirim. Yazıları genelde ağır bulunur ama
oyunlarının dramaturjisi açıktır ve tamamen imge
dünyasında parçalanma yaratmaya yöneliktir. Şöyle bir
söylemleri var: Sokak aktivizmi, ya da politik hareketin
sloganları kamusallaştırma sağlamak açısından çok
önemlidir ama değişim, dönüşümün, imge dünyasına da
dikkat çekmesi veya sirayet etmesi için başka şeyler de
lazım ve daha zor olanı bu. Sizin söylediğiniz bana
Hélène Cixous’ların bu imge dünyasında parçalamalar
oluşturmak fikrini hatırlattı. Siz istediğiniz kadar
entelektüel olun, istediğiniz kadar ben feministim deyin,
en radikal sözleri söyleyin ama hayat nasıl geçiyor. Bu
hepimizin çok tartıştığı ve feminizmin deneyimi oluştukça
da çok daha gözümüze batan bir şey.
Nükhet Sirman: Evet, farkındalık sağlamakla bu
farkındalığı sağladıktan sonra ne yapılacağı arasındaki
boşluğu doldurma meselesini feminist hareket de yeteri
kadar düşünmedi. Bu imgeleri yok etmek mümkün değil, biz
bunların imge olduğunu gösteriyoruz. Fakat ondan sonra o
imgelerle ne yapacağımızı bilmiyoruz. Öyle bir problem
var, yani toplumsal cinsiyet toplumsal olarak kurulmuştur
onun için de değiştirilebilir dedikten sonraki hareketler
belli değil ve orda da yine atölyede de gündeme gelen
şey, neyin bu imgeleri yeniden ürettiği ilk baştan belli
olmuyor. Yani eşcinsel hareketler, trans hareketler bu
imgeleri ne kadar yeniden üretiyor, ne kadar yeniden
üretmiyor? Bir anlamda mesela Judith Butler bunları
sarstığını, bunları bozduğunu söylüyor ama bozarken bu
ayrımı veya bu imgeleri aynı zamanda da yeniden üretiyor
gibi geliyor bana, o kısmını yeteri kadar konuşmuyoruz.
Çünkü bozmak bir anlamda o farkındalığı arttırmaya
gidiyor, ama ondan sonra ne oluyor? Bir şekilde bozanlar
gettolaştırılıyor, işte bunlar queer’dir, bunlar
feministtir, bunlar bilmem nedir deyip böyle küçük yani
normaliteyi yeniden doğru kılan istisnalar haline
getiriliyor. O çerçevede de tekrardan, o ilk başta
başladığımız kodlar ve ayrım yeniden üretilmiş oluyor ki
böyle gidiyor. Burada güzel bir tartışma oldu, kodların
aslında dünyayı anlamak için lüzumlu olduğu meselesi.
Yani tabi bu Sosyoloji 101 dersinin meselesidir, yani
vardır ya “roles and expectatitons” meselesi, yani ben
her dakika yaşadığım bir şeyi yeniden yeniden
düşüneceksem ben zaten yaşayamam, bazı şeyler otomatik
halde olmalı ki ben o yaşamı idame ettirebileyim. Fakat
ve gerçekten de kodlar kadın mı erkek mi diye
yanıldığımız olacak tabi, ona göre rahatlayacağız ama o
bize yalancı bir rahatlık da getirebilir. Çok gençken
“Cezayir Savaşı” filmini görmüştüm, ve o filmden aklımda
kalan tam o oldu. Bombaları Fransız tarafına kadınlar
geçiriyor ve Fransızlar da kadın oldukları için bunları
aramıyorlar. Ama artık Fransızlar da, Amerikalılar da,
Türkler de kadınların da erkekler kadar tehlikeli
olabileceklerini öğrendiler. Bu kodlar dünyayı daha
tanımlanabilir, bilinebilir bir yer haline getirmesi
açısından bize faydalı, bu kodlar bizi yanıltabilir ama
sonuç olarak bu kodlara da bir şekilde ihtiyaç var.
Dolayısıyla kodlarla ilişkimizin bir anlamda mesafeli bir
ilişki olması gerektiği gündeme gelmiş oldu. Bu nokta çok
güzeldi fakat yeteri kadar vurgulanmadı, yani probleme
işaret edildi ve bu mesele gündeme geldi, ve bu mesele
daha güzel bir şekilde deşilebilir güzel bir noktaydı
bence. Kodların ne zaman, nasıl bozulduğu, bozulması
gerekip gerekmediği, bozulduktan sonra ne yapılacağı
bütün bunlar çok ciddi olarak ortaya çıktı. Böyle bir
atölyede tabiki de bunların üstünden geçmek çok zor,
bunlar feminist teorinin problemi ve bizim feministler
olarak bunların üzerinden daha ciddi olarak tartışmamız
gerekiyor.
Ayşan Sönmez: Siz kızınızla ilişkinize dair güzel bir
örnek verdiniz: Onu hayata karşı uyarmak zorundayım ancak
bir yandan da feministim. Bir anne olarak bir insanı
yetiştirirken, kızınıza “gece eve tek başına gelme”
demekle aslında evrensel kodları hatırlatmış oluyorsunuz,
ama bunu anne olarak söylediğinizi söylemekle bir
tartışma da yapmış oluyorsunuz. Bu ikisi arasındaki denge
önemli galiba.
Nükhet Sirman: Yani basitçe kodları öğretmediğinde, öğret
ama bu kodların aynı zamanda insanın bu kodlar hakkında
sorusu olabileceğini de öğret, yani bu kodları ahlaki
doğrular olarak öğretmeyip kodlar olarak öğretmek, yani
bunların kod olduğunu öğretmek önemli geliyor bana. Bir
de ilgimi çeken atölyenin sonuna doğru erkeklerin
söylediği bir şey oldu. Bizim feminist olarak bildiğimiz
bir şey bu, erkekliğin de bir hapishane olduğunu
söylediler, “hapishane” lafını kullandılar o da çok iyi
bir şeydi ve atölyenin bir anlamda kendi amacını
oluşturmakta gerçekten işe yaradığını gösterdi. Birisi de
benim yaşadığım şeyi söyledi, dedi “ben kendimi kodlara
göre sınıflandırıldığımı fark ettim”. Şimdi benim de
orada ilgimi çeken şey şu: Ortaya gelen resimleri kodlara
göre sınıflandırdığı zaman bunların kod olduğunun farkına
vararak mı yaptı yoksa otomatik olarak mı yaptı? Aradaki
fark bence bu. Bir şeyin kod olduğunu öğrenmekle
öğrenmemek arasındaki fark bu. Ama esas konu belki
kendimiz, yani feminist olarak doğmadığımıza göre, bizim
feminist olarak acaba erkeklik konusunda çok daha karar
verilmiş fikirlerimiz mi var? Sizlere de sormak istiyorum
yani bu soruyu. Farklı erkekliklerin var olduğuna yeteri
kadar inanmıyor muyuz sorusu geldi benim aklıma. Çünkü
ben en azından kendim cevap verirken veya kartları
kaldırırken kafamdaki feminizmin tarif ettiği erkeklik
üzerinden cevap verdim. Feminizm nedir çünkü erkekliği
bir şekilde resmeden bir teori, o nedir, iktidardır,
iktidarın biçimleri işte katı olacak, gece onların gündüz
kadınların falan bütün bunlar söylendi. Fakat acaba ben
bu soruya cevap verirken, ne kadar feminizmin yarattığı
erkeklik imgesinin içerisine hapsolmuş bir şekilde cevap
veriyorum ve erkekler arasındaki farklılıkları ne kadar
görebiliyorum? Bir örnek vereceğim, ben o cümleleri
yazarken yanlış anladım, yani erkeklerin yaptığı bir şeyi
anlatan bir cümle olarak şey yaptın onu değil mi? Yani
onu erkek yapmış oldu, halbuki ben tabi erkeğin
söyleyebileceği bir şey olarak kodladım. Üçünü yan yana
koyup da cümle kurmak istedim ama benim söylediğim şey
“Gece balkonda şapkayla durma”. Bir erkek bir kadına
söyler onu. O bir emir kipiydi, erkekler emir kipiyle
konuşurlar. Kadın da “Adam tramvay durağında kitap
okuyor” ya da bir şey yapıyor, yani kadın daha
betimleyici konuşur gibi. Yani söz farklılıkları
üzerinden bir şey, vallahi yine bu örnekte de, erkek emir
verir, kadın daha betimleyici konuşur diyorum ama peki o
kadar erkek romancı var bu romantik hatta fazla romantik,
benim beğenmediğim kadar hani böyle betimleme de
yapıyorlar, peki o ne olacak ve ben bunu yazarken kendi
kendime bu soruları da sorarak yazdım. Anlatabiliyor
muyum? Dolayısıyla tabi ki bütün bunlar bir farkındalık
atölyesi içinde konuşulamaz ve bir farkındalık
atölyesinin bütün bunları insanların içerisinde bir soru
olarak uyandırması başarılı bir şeydir, yani iyi bir
atölye olmuş olduğunu, örneklerin güzel olduğunu
gösterir.
Ayşan Sönmez: Biz bilgi ve deneyimlerden erkek
tipolojilerini de kadınları da klişeleştirmiş olabiliriz.
Ama bunun kırılması için erkekliklerin çıkması lazım gibi
geliyor bana. Farklılıkların çıkması lazım, farklı
deneyimlerin, farklı tipolojilerin. Ama bu, sadece
gay’lik ya da trans’lık değil...
Nükhet Sirman: Yani daha duyarlı adamlar var, daha
duyarlı olmayan adamlar var, o anlamda.
Pınar Gümüş: Hem fotoğraflara bakarken hem de cümleleri
kurarken ben gündelik hayatta bütün bu erkeklik
davranışlarını biraz süzdüğümü düşündüm. Mesela “erkekler
boş oturmayı sever” gibi... Bazen en yakınımdaki
insanları bile “erkek zaten” diye sürekli eleştirdiğimi
fark ettim. Bu çok çarpıcı aslında.
Nükhet Sirman: Ben daha önce de dedim ya ilk defa karma
bir atölyeye katıldım ve bu karma atölyeden de ne kadar
çok şey düşünmüş, düşündürtmüş olduğunu görmek bana iyi
geldi. Öyle bir tarafı var. Atölyeyi, bu notları da
alırlarsa onlar için de iyi olur. Erkekleri veya
erkekliği, aynı zamanda kadınlığı, feminizmi ve
kadınları; yani birden bire düşünmemiz gereken
kategoriler artıyor, iş yaptığımız kategorilerin
arttığını gördüm ben orada, o da iyi geldi doğrusunu
isterseniz.
Pınar Gümüş: Ben görüntüler kısmında kadın ve erkek için
kart kaldırırken kendimi rahat hissetmedim, açıklamam
istenince de çok rahat bir şekilde yapamadım.
Ayşan Sönmez: Atölye mizanseni de bir mesafe oluşmasına
neden olmuş olabilir. Örneğin, yürütücüleri ile
katılımcılar arasındaki mesafe biraz uzak, sana
sorulanlara cevap veriyor gibi, biraz sınanıyor gibi
oluyorsun. Belki toplu otursak daha rahat olurduk.
Pınar Gümüş: Ben yaptığım seçimleri açıklama durumunda
hissetim kendimi. “Kadın dedim bu resmin imgesi kadın
çünkü" gibi açıklama yapmakta zorlandım. O arada da şöyle
düşündüm: Seçilen görüntüler genelde stereotip
görüntülerdi. Yöntem olarak böyle bir farkındalık
atölyesinde “normal” imgelerin ve temsillerin de olduğu
bir görüntü yelpazesi olursa katılımcılar da daha rahatça
konuşabilir diye düşünüyorum. Çünkü mesela kaslı bir
erkek görünce erkek diye kart kaldırıyorum ben zaten,
başka bir anlam ifade etmiyor. Örneğin, kadından erkeğe
trans fotoğrafı vardı...
Nükhet Sirman: O resim de çok ilginç. Kadınken erkek
olmayı seçmiş olanların, bir de seçilmiş erkeklikleri
var. Yani bir de üstüne üstlük o kendine de penis yapmış,
orada bir penis vardı, ha penis olmasaydı belki farklı
bir şey söyleyebilirdim, onun için orada inanılmaz bir
biyolojik indirgemecilik vardı, o resmin kendisinde. Onun
için biyoloji dedim ben. Ama mesela o havaya gitti. Yani
biyoloji de sonuçta kültürel bir kategori, tırnak
içerisinde biyoloji. Evet o kadın olarak doğmuş ve kadın
biyolojik üreme uzuvlarına sahip bir insan ama geliyor
oraya bir uzuv taktırıyor, dolayısıyla kendisi de orada o
erkekliği biyoloji bağlamında düşünmeden edemiyor.
Dolayısıyla orada bir biyolojik determinizm var, çok
katmanlı şeyler bunlar. O yeşil, sarı kartları indirip
kaldırmak, yeteri kadar zaman vermiyor tabi o katmanların
ortaya çıkmasına.
Ayşan Sönmez: Kadınlığa veya sizin tanımınızla toplumsal
kodlara karşı bir farkındalık yaratılmaya çalışılıyor ve
biz orada bireyler olarak konuşuyoruz. Bireylerin güçlüğü
veya farkındalığı bir yere kadar aslında. Buradaki sadece
bireysele vurgu yapılması biraz aldatıcı olabilir.
Savunmasız durumda hissediyorsanız tabi ki önlemler
alarak yaşamak durumundasınız. Bu bir kadının toplumsal
cinsiyet farkındalığının bir terazisi olamaz gibi geliyor
bana.
Nükhet Sirman: Ama artık öyle bir dünyada yaşıyoruz ki,
sadece artık kadınları değil, kırılgan olan, daha
savunmasız kesim; yaşlılar, çocuklar, genç erkeklerin
korkuları yani iğfal edilme korkuları çok fazla. Feminizm
bütün bunların konuşulmasını bir anlamda kapattı ilginç
bir şekilde. Çünkü özellikle kadına yönelik şiddet
konusunda konuşulduğu zaman bize ne deniyor mesela,
“Onlar da şiddet gösteriyorlar, çocuklarına
gösteriyorlar, kayınvalide gelinine gösteriyor” bilmem
ne. İyi hoş güzel ama burada değişmeyen ne? Güçlünün
güçsüze bu şiddeti gösterdiği. Kadınlık ve erkeklik
meselesi de iktidar ve iktidar olmayan meselesi olduğuna
göre, bu diğer biçimlerini konuşmanın önünü kesiyor, yani
sonuç olarak bir temsil var, bir de işte bu gündelik
hayat var. Gündelik hayat işte o atölyedeki kızın verdiği
örnekte olduğu gibi, şöyle bir toparlanarak oturmak
gibidir. Ben deminden beri şöyle bacak bacak üstüne atmış
oturuyorum burada, yani illa ki o bir yere bir mesaj
veren bir oturma değil, çünkü o görülmek üzerinden
yapılan bir şey değil. Atölyede imajlar üzerinden kurulu
ya, modern toplum da tabi çok görsel bir toplum, ve
görsel bir toplum olması demek, bir sürü var olan oluşun
imaj şekline dönmesi yani ona gündelik hayatın içinde
taşıdığı ve sürekli olarak değişebilecek olan anlamların
dışında böyle bir anlam fikse etme pratiğidir.
Dolayısıyla yani bacaklarını açmış oturan bir kadın
davetkar olabilir ya da lezbiyen ya da dyke denilen bir
erkeksi olan lezbiyen kadın imajı olabilir, her imajın
bir ismi var. Bir de ismi olmayan imajlar yok mu? Daha
doğrusu imaj olmaz o zaman. İsmi olmayan davranışlar var,
yorgun dinleniyor gibi. Bunları imaja dayalı bir karar
verme süreci yaşattığımız için atölyede sürekli olarak
imaj ile gerçek günlük yaşam arasında sıkışıp kaldık, ve
sonunda da imajla karşılaştığımız için imaj cevabı
verdik.
Ayşan Sönmez: Çünkü orada bence fiziksel eylem ve aksiyon
arasındaki ilişki var. Bir kadın bacaklarını seyirciye
doğru açarak oturuyor ama nasıl bakıyor? Burada bize
gösterilen örneklerde fiziksel eylemle aksiyon tutarlılık
içindeydi, birbirini güçlendiriyordu. Yani siz öyle
giyinir, öyle oturur ve öyle bakarsanız, davetkar
olursunuz. Zaten o fotoğraflar da bu amaçla çekilmiş. Ama
bacak bacak üstüne atarak oturmak veya bacakları açmak
illa ki bir seksapeli ima etmeyebilir. Orada bakanın iç
aksiyonu önemli.
Nükhet Sirman: Ama imajımız konusunda son derece bilinçli
olduk yani, herkes kendi imajının ne olduğu konusunda
habire düşünüyor, çok imaj toplumu olduk. Görsel toplum
olmak öyle bir şey, nasıl görünüyorum diye bir soru var
kafamızda.
Güzel ve çok soru uyandıran bir atölye. Belki sizlerle bu
söyleşiyi yapmasaydık, biz de bu kadar düşünmeyecektik.
Ben burada notlar almışım; kendi deneyimim ne kadar
kendimin ve işte bu kodları biz ne kadar yeniden
üretiyoruz, farkındalık ne işe yarar, bütün bunları orada
düşünmüşüm, o sırada düşünmüşüm ve öyle notlar almışım
kendi kendime. İyi oldu, teşekkür ederim, ilk defa böyle
bir şeye geldim.
Biz de çok teşekkür ederiz...
p.s: Bu metin feminisite.net ve bgst.org sitelerinde
ve Garaj İStanbul'un etkinlikler sonrasında çıkardığı
kitapçıkta yayınlanacaktır..
__________________ vahsi doga benim evim..
|
| Yukarı Dön |
|
| |
|
|