Yazar Carol J. Adams
Bu denemede1 çagdas ekofeminist söylemin gerekli bir potansiyele sahip olmakla birlikte bugün kendi içinde, doga üzerindeki tahakkümün önemli bir boyutu olarak hayvanlar üzerindeki tahakküm olgusuna bütünlüklü bir kavramsal yer veremediginden dolayi, bu konuda yetersiz kaldigini göstermeye çalisiyorum. Hayvanlari ve mâruz birakildiklari durumu ekofeminist analize açikça dahil etmekteki basarisizligi çesitli biçimlerde yansitan mümkün alti ekofeminist cevabi ele aliyor ve hayvanlari bir araç olarak gören müzmin bir ataerkil ideolojinin bu basarisizlikta nasil önemli bir rol oynadigini tartisiyorum.2
Jean : Bir kadinin tüm haklarina tecavüz edilse, bunu baska birinin basina gelmis bir sey gibi mi duyumsarsin?
Barbie: Hayir, kendi basima gelmis bir sey gibi duyumsarim.
Jean : Iste bazilarimizin hayvanlar konusunda hissettigi de böyle bir sey. (Feminizm ve vejetaryenlik üzerine görüsmelerden, 1976)
Ekofeminizm bir dizi ikilik saptar: kültür/doga, erkek/kadin, ben/öteki, akil/duygu. Kimileri bu seriye insan/hayvan ikiligini de ekler. Ekofeminist teoriye göre doga, kültür tarafindan egemenlik altina alinmistir; kadin, erkek tarafindan; duygu, akil tarafindan; hayvanlar ....
Ekofeminist teori ve pratikte hayvanlar nerede yeraliyor?3
ALTI EKOFEMINIST CEVAP
Hayvanlar doganin bir parçasidir. Ekofeminizm doganin egemenlik altina alinisinin kadinlarin egemenlik altina alinmasina bagli oldugunu ve her iki egemenligin de ortadan kaldirilmasi gerektigini öne sürer. Eger hayvanlar doganin bir parçasiysa, niçin içkin bir öge olarak ekofeminist analizde yeralmiyorlar ve neden onlarin insanin bir araci olmaktan kurtuluslari ekofeminist teorinin yapisal bir elemani olarak görülmez? Ortalikta alti cevap var. Sirasiyla tartisalim.
1. EKOFEMINIZM HAYVANLARIN
EGEMENLIK ALTINA ALINMASINI AÇIKÇA SORGU MASASINA YATIRIR
Ekofeminizmin hayvanlarin eza görmesi konusuyla karsi karsiya bulundugunu ve bu olguyu dogal dünyaya kötü davranilmasi gibi daha genel bir baslik altinda genis bir elestiriye tâbi tuttugunu gösteren çesitli güçlü örnekler verilebilir. Woman of Power: A Magazine of Feminizm, Spirituality and Politics’in “Doga” (1988) sayisini ele alalim. Burada hayvan haklari üzerine makaleler (Newkirk); çocuklarin nasil vejetaryen yetistirilecegi konusunda sistematik bilgiler (Moran); hayvanlara yapilacak en büyük yardimin genel ekofeminist degerlerin yayginlastirilmasi oldugunu söyleyen, hayvan “haklari” üzerine feminist bir elestiri (Salomone); bir tasra hayvan haklari kurulusunun koordinatörüyle yapilmis bir görüsme (Albino); Alice Walker’in insan denen hayvanin öteki hayvanlarin da birer varlik olusunu kavramasinin ne anlama geldigini anlatan etkili bir yazisi var.4 Ayrica tüm bunlara ilaveten bir kaynakça bölümüyle, ürünlerini hayvanlar üzerinde test ettigi için boykot edilecek sirketlerin listesi veriliyor, gaddarlik bulasmamis ürünler siralaniyor; vejetaryen olusumlarin, canli hayvanlar üzerinde arastirmaya karsi kuruluslarin ve çesitli konularda ugras veren hayvan haklari gruplarinin adresleri veriliyor. Bu kaynak listelerinden anliyoruz ki praksis ekofeminizmin önemli bir veçhesidir.
Ya da en bas ve en sondan birer örnekle ekofeminist antolojilere bakalim. Reclaim the Earth’de (1985) kadin sagligi, kimyasal tesisler, nükleer çag ve kamu sagligi, siyah getto ekolojisi, kentlerin yesillendirilmesi gibi çevre sorununun belli basli görünümlerinden bazilarini tartisan çesitli incelemeler, Chipko hareketiyle ilgili bir yazi; ayrica hayvan haklari üzerine bir makale yer aliyor (Benney 1983). En yeni antoloji Reweaving the World’de (1990) ise, “hayvan öldürmeye tövbe sarti koyarak töre ve dinler dogumdan yana tavir alabilirler” diyen bir inceleme (Abbott, 1990, 36) ile avcilikta hayvanlarin nasil insanin (erkegin) kendi öz-tasvirine uygun araçlar olarak kullanildigini ortaya koyan bir baska yazi bulunuyor (Marti Kheel, 1990).
Ekofeminizmin hayvanlarla -araç gibi kullanilmamasi gereken varliklar olarak- vazgeçilmiz bir baglantisi oldugunu gösteren baska seylerde bulabiliriz. Greta Gaard vejetaryenligi anti-militarizm, sürdürülebilir (sustainable) tarim, bütüncü saglik uygulamasi ve çesitliligin korunmasi yaninda ekofeminist praksisin özelliklerinden bir olarak kaydeder (Gaard 1989). Ekofeministler Washington’daki 1990 Hayvan Haklari Yürüyüsünde pankart açtilar. Feminist olusumlar bünyesindeki ekofeminist kurullar programlarinin önemli bir parçasi olarak hayvanlarin özgürlesmesinden söz etmeye basladilar. Ulusal Kadin Çalismalari Dernegi (UKÇD) Ekofeminist Görev Grubu, 1990 UKÇD toplantisinda ekolojik, sihhî ve insanî gerekçeler getirerek Koordinasyon Kurulu’nun hiçbir toplanti ve konferansinda yemeklerde hayvansal besinlere yer verilmemesi seklinde bir karar alinmasini önerdi.
Ekofeministlerin hayvanlari gözeten bir praksise göstedikleri bu özen sasirtici olmamali. Ekofeminizmin bu ülkede kökleri feminist-vejetaryen topluluklara kadar gider. Charlene Spretnak 1970 ortalarinda radikal feminist topluluklarin üç koldan ekofeminizmle bulustuklarini söylüyor: politik teori ve tarih çalismalari üzerinden, özellikle Goddess dini gibi dogayi temel alan dinlerden etkilenerek ve çevrecilikten (Spretnak 1990, 5-6). Bu topluluklarin en iyi örnegi Cambridge-Boston kadinlar toplulugudur. Ilk ekofeminist metinlerden biri -Françoise d’Eaubonne’nin Le Feminisme ou la mort (1974)- yayimlandigi yil Boston College’deki Mary Daly’nin feminist etik dersini alan çok sayida feministe sunuldu. Yine ayni yil Shelia Collins’in A Different Heaven and Earth’ü yayimlandi ve bu toplulukta büyük bir ilgiyle karsilandi. Collins, “irkçilik, cinsiyetçilik, sinif sömürüsü ve ekolojik yikimi”, “birbirine kenetlenmis ve ataerkil yapiyi tasiyan ayaklar” olarak görüyordu (Collins 1974, 161). 1975’te Rosemary Radford Ruether’in New Woman/New Earth’ü yine büyük bir heyecanla karsilandi. Ruether, ekolojik krizle kadinlarin konumunu ayni baslik altinda ele aliyor ve kadin hareketinin talepleriyle ekolojik hareketin taleplerinin birlestirilmesini öneriyordu. Kadinlarla hayvanlarin durumunu birbirine baglayan ekofeminist metinlerin -iki kitap kadar tutuyordu- ortaya çikisi bu topluluga ve toplulugun o yillardaki M. Daly ile beraberligine kadar gider.5
Cambridge-Boston kadinlar toplulugu üyeleriyle yapilan görüsmeler, hayvanlari analizlerine dahil etmis prototip bir ekofeminizme isaret ediyor. Bir feministin söyledigi gibi, “Hayvanlar, yeryüzü ve kadinlar... üçü de nesnelestirilmis ve ayni muameleye mâruz birakilmislardir”. Bir baskasi “yeryüzüne kizkardes, hayvanlara ise nesnelestirilmemesi gereken özneler olarak baglanmaya basladigini” anlatir.
Kavramsal düzeyde feminist-vejetaryen baglantisinin ekofeminist bir çerçevede ortaya çikmis bir olgu oldugunu söyleyebiliriz. Bunun için Karen Warren’in (1987) saydigi ekofeminizmin dört asgari sartini akla getirmek yeter. Onlarda 1976’nin bu eylemci ekofeministleri tarafindan ifade edilmis ve bugün de yasarligi olan vejetaryen bir uygulama görüyoruz.
Ekofeminizmin ilk sarti kadinlar üzerindeki tahakküm ile doga üzerindeki tahakküm arasinda düzenli bir bag bulundugunun görülmesidir. Görüsme yaptigim kadinlar hayvanlari bu tahakküm altina alinmis doganin bir parçasi olarak anliyor ve bir baskasinin otoritesi ya da kontrolü altinda, yani boyun egdirilmis varliklar olarak kadinlarin ve hayvanlarin konumlari arasinda bir aynilik buluyorlardi:
Kadinlara nasil davranildigina bakin. Bütünüyle denetim altina alinmisiz, çigneniyoruz, hiçbir sayginligimiz yok, ciddiye alinmiyoruz. Hayvanlar da ayni durumda. Yasam düzenleri, tüm varoluslari insanlarin ihtiyaçlarina göre ayarlanmis. Iste erkeklerin kadinlar ve yeryüzüne yaptiklari.
Ekofeminizmin sosyalist, radikal ya da maneviyatçi feminist kökenlerine göre çesitli bölümlere ayrilmasiyla birlikte 1976’li ekofeministlerin birçogu kendilerini bu gruplasmalar bazinda tarif edecek ve ilgi alanlarini hayvanlari da kapsayacak sekilde genisletirken bulunduklari noktayi esas alacaklardi. Sosyalist feministler et yemeyi kapitalist üretim biçimlerine bagliyor ve et tüketiminin sinifsal yapisina dikkat çekiyordu; maneviyatçi feministler Goddess inançlariyla hareket etme, anaerkillik, çevreye uyum ve hayvanlara müsfik davranma gibi konulari öne çikardilar; radikal feministler kadinlara ve hayvanlara yapilan zulmün benzerligini gösterdiler ve aralarindan bazilari kadinlarin dogal olarak hayvanlara karsi daha duyarli oldugunu savunarak “dogal feminist” bir tutum gelistirdiler.
Warren’e göre ekofeminizmin ikinci sarti, kadinlarin ugradigi zulümle doganin ugradigi zulüm arasindaki baglantilarin anlasilmasidir. Bunu basarmak için, Warren’in “boyun egdirmenin dayanagini üstünlükte” bulan bir “tahakküm mantigi” sayesinde sözümona hakli gösterilen ataerkil bir düsünce tarzi olarak tanimladigi “zulmü onaylayan düsünce tarzini” elestirmek sarttir (Warren 1987, 6). Görüstügüm kadinlar hayvanlarin öldürülmesini hakli çikaran bir “egemenlik mantigini” reddediyorlardi: “gerçekten kadinsi bir varolus yeryüzü ile uyum içinde olma, kendi gövdenle uyum içinde olma demektir ve burada hayvan öldürmeye kesinlikle yer yoktur.”
Bu kadinlar, anlattiklariyla, elimizde radikal bir feminist epistemoloji gelistirme firsati bulundugunu ispat ediyor; bu epistemolojiyle sezgisel ve yasam-deneysel alan bize, ataerkil ideolojinin yarattigi çarpitmalara meydan okuma gücü verebilecek önemli bir bilgi kaynagi olabilir. Birçok kadin gövdesine güvenmekten ve ondan ögrenmekten bahsediyor, vejetaryenligi “gerçekten kim ve nasil bir sey oldugum sorusunu arastirma ve cevaplamanin bir baska adimi” olarak görüyordu. Buradan bir hayvanlarla özdeslesme süreci dogmustu. Özdeslesme, hayvanlarla iliskilerin yeniden tanimlanmasi demektir; orada onlar artik araçlar, amaçlarimiza varmak için kullanilacak araçlar degildir, yasamaya hakki olan varliklardir ve onlara arkadas gibi, hiç degilse saygili bir sekilde davranmamiz gerekir.
Feministler kadinlarin seks, hayvanlarin yiyecek nesnesi olarak sömürülmesinin ne demek oldugunu biliyor. Ataerkil annelere çevrilmis anneler, süt makinalarina çevrilmis inekler. Ikisi de ayni sey. Kadinlarin dogustan yamyam olmadigina inaniyorum. Çeligi niçin yemiyorsam, ayni nedenlerle et de yiyemem. Etin yenebilecegine dair bir bilgi benim bilincimde yeralmiyor. Tipki aciktigimda parmagimi yemeye baslayabilecegim bilgisinin yeralmadigi gibi.
Bir digeri bu özdeslesme sürecini söyle anlatiyor:
Kadinin nesnelestirilmesi, et parçasi olarak kadin metaforu. Iste size her durumda sömürülecek nesne. Bunlara çok içerliyorum, özellikle sigir ve tavuklarin sömürülme biçimleriyle bu durum arasinda büyük özdeslik buluyorum. Tika basa yedirip içirdikten sonra vücutlarini parçalamak. Her sey kapitalist pazar için. Bu beni rahatsiz ediyor, tipki kendimin sömürülmesinden duydugum rahatsizlik gibi.
Bu, hayvanlarin araç olarak kullanilmasiyla özdeslesme süreci, hayvanlar adina bir ekofeminist tartismanin baslatilmasina yolaçar: sorun basitçe bizim bir deger piramidi içinde ve hayvanlarin üzerinde yeraldigimiz ama, artik hayvan haklarina da riza göstermemiz gerektigi degil; bizim bir “varlik” olmanin ne demek oldugunu anlayamamis olmamizdir - bu, Alice Walker’i birkaç yil sonra insan disindaki hayvanlarin da birer varlik oldugunu anlamaya ve bunu ifade etmeye götürecek içgörüdür (bkz. Dipnot 4). Hayvanlarin birer varlik oldugunu anlama ve onlarla özdeslesmeyi takiben vejetaryen olma, 1976’da, bu kadinin anlattigi tipik bir durumdur:
Bunun yasamis, gezmis, güne uyanmis, gözlerinde yaslar birikmis, birilerine baglanmis, sevgi ve nefret duymus bir hayvan oldugunu düsündügümde hayvanlarin bogazlanmasi, pisirilmesi, yenmesi düsüncesi midemi bulandirmaya basladi.
Kadinlar hayvanlari tanimlarken onlari basitçe, baskalarinin amaçlari için bir araç olarak degil, bizzat kendi baslarina bir amaç olarak kavriyorlardi.
Warren’in üçüncü sarti feminist teori ve pratigin ekolojik bir perspektif tasimak zorunda oldugudur. Ekofeminizm praksis temelli bir etik kabul eder: insanin davranislari onun inançlarini yansitir. Eger kadinlarin boyun egdirildigine inaniyorsaniz onlarin özgürlesmesi için çalisirsiniz; eger diger seyler yaninda doganin da egemenlik altina alindigina inaniyorsaniz, kisisel hareket ve davranislariniza karar verirken onlarin dogayi sömürücü bir potansiyel tasiyip tasimadiklarina dikkat edersiniz. Bu açidan Moore Lappe’nin çok önemli kitabi Diet for a Small Planet, hayvan yemenin çevresel bedelinin ne oldugunun farkedilmesini saglayarak, görüstügüm kadinlarin çogu üzerinde büyük bir etki yaratmisti. Biri söyle diyordu: “Ekoloji ve feminizm üzerine tezimi hazirlarken yeryüzü olarak kadinlar düsüncesine ulastim, yani erkeklerin tipki kadinlari sömürdükleri gibi yeryüzünü de sömürdükleri; et yedigimizde yine yeryüzünü sömürdügümüz; ve bir feminist olmanin sömürü etigini reddetmek demek oldugu sonucuna vardim”. Onun farkettigi sey ekofeministlerin bizim et-yanlisi kültürümüzün hayvan yemenin sonuçlari ile hayvan yeme deneyimini basarili bir sekilde ayirdettigi olgusuna yönelmeleri gerektigiydi.6
2. HAYVAN YEMENIN
ÇEVRESEL SONUÇLARI
Ekofeminizmin özelliklerinden biri de onun yeryüzünün egemenlik altina alinmasinin sonuçlariyla ugrasmasidir. Kadin ve dogayi birbirine baglayan ataerkil felsefenin mutlaka ortaya konmasi ve anlatilmasi gereken ölçülebilir, olumsuz sonuçlari olduguna inanir. Et üretiminin vardigi nokta -ve tüm et yiyicilerin buna nasil katkida bulundugu- gözönüne getirilirse, ekofeminizm bir seçimle karsi karsiyadir: ya hayvan yemeyi ve onunla birlikte çevresel felakete katkida bulunmayi seçecek ya da vejetaryenligin çevreci bilgeligini.7
Et yeme ve çevresel yikim arasindaki iliski, ölçülebilir bir iliskidir.8 Hattâ vejetaryen diyet yanlilarinca yapilmis çesitli çalismalar et üretiminin yolaçtigi çevre hovardaligini en küçük birim tüketici düzeyine varincaya kadar açikça göstermektedir: salt sebzeyle beslenen bir kisinin günlük ortalama su ihtiyaci 300; yumurta, yag arti vejetaryen diyette 1200 galondur; oysa ete dayali standart ABD tipi beslenme biçiminde bu rakam 4200 galona çikar. ABD’de tüketilen toplam suyun yarisi hayvan yemi üretiminde kullanilmakta ve “giderek artan boyutlarda, ve bir kismi yagmur sulariyla yenilenme sansini önemli ölçüde yitirmis yeralti göllerinden saglanmaktadir.” (Lappe 1982, 20). Su kirliliginin yüzde 50’den fazlasinin nedeni, bu çiftlik hayvanlarina ve onlarla ilgili artik maddelere baglanabilir (hayvan gübresi, toprak erozyonu, sentetik böcek öldürücüler ve suni gübreler).
Et tüketimi su kaynaklari üzerinde oldugu kadar enerji kaynaklari üzerinde de ek bir yük yaratir: Bir pound biftekten 500 kalorilik enerji elde etmek için 20.000 kalorilik fosil yakita ihtiyaç vardir. ABD’de vejetaryen bir diyetin uygulanmasi halinde ithal ettigimiz petrol miktari yüzde 60 azalacaktir (Hur ve Fields 1985b, 25).
Vejetaryenler çiftlik hayvani üretiminin çevre yikimini hizlandiran baska boyutlarina da dikkat çekerler: topragin yüzeyindeki humuslu tabakanin ugradigi erozyonun yüzde 85’inden sigirlar sorumludur. Sera etkisi dedigimiz seyin olusumunda insanlarin payinin yüzde 5-10’luk bir kisminin kaynagi sigir tüketiminde yatar. Su, toprak ve havanin et üretimi nedeniyle zarar görmesinin nedenleri arasinda, et hayvani beslemenin farkedilmeyen çesitli yönleri de bulunur. Biz hayvanlari yemeden önce onlar yemeli, içmeli (hattâ gegirmeli) ve yasamalidir.9 Hayvanlari beslemek için çesitli bitkiler yetistirme zorunlulugu dogaya bir külfettir. Frances Moore Lappe, “çiftlik hayvanlarini yiyecek hale getirmek için tüketilen hammaddelerin toplam degeri bu ülkede tüketilen tüm petrol, gaz ve kömürün degerinden daha fazladir ... ABD’de su veya bu sekilde tüketilen tüm hammadde miktarinin üçte biri çiftlik hayvani yetistirmek üzere harcanmaktadir”,diye yaziyor (Lappe 1982, 66). ABD’deki tarima açik topraklarin yüzde 87’si hayvan yetistirmekte kullanilmaktadir (otlak, mera ve hayvan yemi ekim alanlari).
Ekofeministler bu tür bulgularin analizini düsüncelerinin önemli bir ugragi olarak gördükleri gibi, bunlari anlayamamanin da ataerkil kültüre içkin ikiciligin bir ürünü olduguna inanirlar: bu ikicilikte tüketim, üretimden ayri bir yerde algilanir ve üretim bakim ve idameden (maintenance) daha degerli tutulur. Yani kapitalist üretime paralel olarak metalarin fetislesmesi sonucu tüketim kendi içinde amaç olarak görülür ve bu amacin eldesi sürecinde nelerin araç oldugu farkedilmez: (ölü) bir tavugu yeme islemi, yeni bogazlanmis 5.000 tavugu bir saat içinde yarip cigerlerini çikaran bir “ciger sökücü” siyah kadinin deneyiminden kopartilmistir.10 Hem kadin isçiler hem de tavuklar tüketim amacina hizmet eden araçlardir, fakat tüketilen sey dahil oldugu bütünsel süreçten koparilmis oldugu için isçilerin ve tüketilecek gövdenin ugradigi gaddarliklar görünmez. Somut bir ürünün bu tür yalitilmis üretimi ekonominin pozitif bir göstergesi olarak kabul edilir, fakat bakim ve idame -çevrenin güçlendirilmesi için gereken faaliyetler toplami- ne bir ölçüm/arastirma konusudur ne de degerli bir faaliyet olarak görülür. Simdilerde ne ev içi ne de çevresel mekanin bakim ve idamesi ekonomik hesaplamalara konu ediliyor -örnegin bizim bir deger atfettigimiz çevresel kaynaklar ya da ev isleri ABD Toplam Millî Hasilasina dahil edilmez (Waring 1988). Sofrada yemek üzere hayvan beslemenin çevre üzerindeki olumsuz etkilerini, örnegin yitirdigimiz humuslu topragin ve yeralti sularinin bedelini hesaplamayiz. Kaynaklarin bakim ve gelecegini “et” üretimine feda ederiz.
Üretim ve bakim ve idameyi birlestiren, üretilen bir mali üretim maliyet ve bedellerinden ayri düsünmeyi reddeden bir etik, humuslu toprak ve su kaybini, et üretiminin fosil yakitlara getirdigi arti yükü açiga çikartacak, dogal dünya ile kurdugumuz, ürünü amaç edinmis, ete kilitlenmis bir iliskinin bedellerini bir bir gösterecektir. Bu etik, bakim ve idame ve üretim ayrimini devam ettirmez. Tahilla beslenen kesim hayvanlarina dayali beslenme ucuza gelir, çünkü maliyetlere çevre yikiminin bedeli dahil edilmemistir. Etin maliyet hesabinda kaybedilen humuslu toprak, kirlenen su ve diger çevre tahripleri dikkate alinmiyor olmasi bir yana; süt ve et “endüstrisi’nde uygulanan destekleme alimlari gösteriyor ki, hükümet hayvan yemenin bedelinin etin satis fiyatlarina yansitilmasini da canla basla engellemektedir. Ödedigimiz vergiler savasin oldugu kadar, hayvan yemenin de desteklenmesinde kullaniliyor. Örnegin et endüstrisinin su girdisi açisindan desteklenmesinin tahmini maliyeti yalnizca Kaliforniya için yillik 26 milyar dolardir (Hur ve Fields 1985a, 17). Et endüstrisinde kullanilan su, eger ABD vergi mükellefleri tarafindan desteklenmese “hamburger’in kilosu 35, “biftek’in kilosu 89 dolar olacaktir.
Et üretiminin çevreye çikardigi maliyetlerin gizliligi ve hükümet tarafindan destekleniyor olmasi bu üretim sürecinin bütünselliginden koparilmis bir halde devamina yarar. Bu ayrica, bir vejetaryen olarak reddettikleri halde, çevreye duyarli çesitli insanlarin da, farkinda olmadan ve istemeden bu sürece bulastirildiklari anlamina gelir. Bireylerden toplanan vergiler birer yiyecek kaynagi olarak hayvan bedenlerinin ucuz tutulmasini sagliyor; ve sonuçta et tüketicilerinin et üretiminin gerçek boyutlariyla yüz yüze gelmesini engelliyor. Vergi gelirleri insanlarin, örnegin soya-sütü gibi ekolojik olarak zararli olmayan soyali besinlerin lezzet ve yararlarini ögrenmelerine yardimci olmak yerine “bovine somatotropin” gibi ineklerin sütünü artiran hormonlarin gelistirilmesinde kullaniliyor.
Bakim ve idamenin üretken bir süreç olmasi olgusunu bireysel düzeyde de görebiliriz. Eylemciligin üretici oldugu; basta vejetaryen pisirme olmak üzere genel olarak yemek pisirme sanatindaki bakim ve idame boyutunun ise genellikle zaman kaybi oldugu düsünülür. “Ona zamanim yok - eylemci yasam tempomuzu engelliyor” lafi birçok feministten isittigimiz bir azardir. Bakim ve idame üretken bir sey olarak görülmedigi sürece, ölü hayvanlarla beslenmeye dayali eylemci bir yasamin daha da kisa olabilecegi gerçeginin anlasilmasi zordur.11 Bir lokantaya verdigimiz siparis ya da et tezgahindan satin aldigimiz “et”, bize çevremizin bakim ve idamesinin hiç önemi olmadigini bildirir. Ve bir yikim döngüsü, gerek kisisel gerekse ekonomik-politik düzeyde ayni nedene bagli olarak, yani et yiyiciligin bedellerinin görünmezligi üzerinde sürüp gider.
Tarihteki en kapsamli bir diyet uygulamasindan sonra -Çin Saglik Projesi- Dr. T. Colin Campbell bizim esas olarak vejetaryen bir tür oldugumuz sonucuna vardi. “Et” ve süt ürünlerinin yüksek miktarda tüketilmesi kanser, kalp hastaliklari, seker ve benzeri kronik hastaliklara yakalanma riskini de beraberinde getirir. “Et” ve süt ürünleri özellikle kadinlari tehdit eder görünüyor. Hayvansal besinlerin agirlikta oldugu bir beslenme adet görme süresini, dolayisiyla da dogurganlik süresini azaltmakta ve gögüs ve rahim kanseri tehlikesini artirmaktadir (Brody 1990; “Leaps Forward” 1990; Mead 1990).
Bakim ve idamenin üretken bir sey olarak degerlendirilmesi gerektigini vejetaryen yiyecekler hazirlarken farkettim; böylece genellikle bakim-ve-idame dedigimiz seyi de örneklemis oluyordum. Sorun bakim ve idamenin bu ya da buna benzer “üretici” düsünceler üretmesinden kaçinmamizda yatiyor. Bakim ve idameyi üretici bir sey olarak görmek eylemlerimizin etik sonuçlarinin önemini anlamanin öteki yüzüdür.
3. GÖRÜNMEZ HAYVAN MAKINALARI
“Çiftlik” isimli bir çocuk bulmacasi özgürce oradan oraya kosan tavuklari, çiftlik kapisindan boynunu uzatmis inekleri, çamurlar arasinda neseyle gülümseyen domuzlari gösteriyor. Oysa bugün çiftliklerde yasanan hayat bu degil. Çiftlik faaliyetlerini hiç de böyle güllük gülistanlik bir havada sürdürmeyen bir ticari tarimsal yapinin görüntü ve gerçeklik arasinda bir uçurum yarattigini ve devam ettirdigini söyleyebiliriz. Çesitli eyaletlerde yogun üretim kosullarinda yasayan hayvanlarin filme alinmasini engelleyen yasalar çikarildi. (Bu cümlemizin kendisi de bir görüntü ve gerçeklik örnegi sergiliyor: “yogun üretim kosullari”, genellikle penceresiz binalarda tikili olmak demektir.) Peter Singer’in isaret ettigi gibi, hayvanlar hakkindaki TV programlari onlari “fabrika çiftlikler’indeki yasamlarindan çok, vahsi ortamlar içinde gösterirler; sözkonusu “hayvan makineleri” hakkindaki bilgileri ise çogu kez yalnizca parali ilan ve reklamlardan aliriz. “Ortalama bir gözlemci pars ya da köpek baliklarinin yasami hakkinda tavuk ya da etlik danalarin yasamlarindan ister istemez daha çok sey bilir” (Singer 1990, 216).
Insanlar tarafindan egemenlik altina alinmis hayvanlarin büyük bir çogunlugu artik doganin bir parçasi olarak görülmez; onlar evcillestirilmistir, bogazlanincaya kadar yogun üretim kosullarinda beslenen ve sonra da tüketilen kesim hayvanlaridir. Belki de bunun sonucunda, et yiyicilerin büyük bir kismi ve bazi ekofeministler çiftlik hayvanlari oldugunu bile görmezler; böylece onlari doganin bir parçasi olarak algilama imkânlari da kapanmistir.
Bu nedenle ayri ayri tüm hayvanlarin nasil yasadigini hatirlatmak ögretici olacak. Rasgele bir örnekle domuzlari alalim. Yavrulayan bir disi domuz et sirketi yöneticisinin gözünde “isi tipki bir sosis makinesi gibi yavru domuzcuklar çikarmak olan degerli bir makine parçasidir” (Coats 1989, 31). Gerçekten de yaptigi tam budur: bir domuz yilda ortalama 2.5 kere, yasami boyunca ise 10 kere hamile kalir ve 100 civarinda yavru yapar (Coats 1989, 34). ABD’de yilda 80 milyon domuz bogazlandigina göre, bir yil boyunca en az 3.5 milyon “anne makina” domuz ikiser kere hamile kalmaktadir. Bu demektir ki yilin en az 10 ayinda hamilelik ya da meme verme nedeniyle bu domuzlarin hareketleri iyice kisitlanmakta ve dogru dürüst etrafta gezememektedirler. Domuzlar son derece toplumsal yaratiklardir. Ama bunu kimse dinlemez, “disi domuzlar genellikle ayri ayri ve bir yandan diger yana dönemedikleri bölmelere tikilirlar” (Serpell 1986, 9). Ya fiziksel olarak zor kosullar altinda, kolay giris çikis olmasi için bir “tecavüz” kafesine baglanip bir erkek domuzla çiftlestirilerek veya suni döllemeyle; ya da “‘süper disi domuzlar’dan alinmis embriyonlarin tibbi bir müdahaleyle siradan domuzlara yerlestirilmesi suretiyle”, ama her zaman zor kullanarak döllenirler (Coats 1989, 34).
Böylece hamile birakilan domuz yasamak üzere ortalama 60x182 cm boyutlarinda bir dogum haznesine davet edilir (Coats 1989, 36). Bu dar çelik kafeste “ayaga kalkma ya da uzanma disinda hiçbir hareket sansina sahip degildir. Buna ragmen domuzlarin bir yuva kurma konusunda umutsuz girisimlerine tanik oluruz” (Serpell 1986, 7). “Suni dogum sancisi için verilen prostaglandin hormonu da yine domuzlarin ‘yuva kurma’ güdüsünü korkunç boyutlara ulastirir” (Fox 1984, 66). Yavrunun dogumunu takiben domuz, “memelerinin sürekli açikta kalmasini saglamak amaciyla, deri bir kayisla dösemeye baglanir ya da çelik çubuklarla yatar vaziyete getirilir” (Coats 1989, 39). Dogumdan sonra yavrulara hapisteki annelerini birkaç saatten birkaç haftaya kadar emme izni verilir:
Yogun üretim sistemlerinde yavru domuzlar ayri ayri, genellikle kat kat siralar halinde yükselen kafesler içinde istif edilir... 7-14 gün içinde buralardan alinarak gruplar halinde yasayacaklari, biraz daha genis kafeslerden olusan yeni kislalarina yerlestirilirler (Serpell 1986, 8).
Domuzlar arasinda çok yaygin kuyruk isirma sorununa çare olarak çiftlik sahipleri sik sik domuzlarin kuyruklarini dogumdan hemen sonra keserler (Fraser 1987). Bu kuyruk isirma, büyük bir ihtimalle, yürütülen tekdüze beslenmeden ve domuzlarin çevrelerindeki seyleri burunlariyla deseleme ve buldugunu çigneme içgüdülerinden ileri gelmektedir. Gerçekte “burnuyla deseleme arzusu domuzun telosudur ve bu arzu tikildigi barakalardaki mahpus hayatiyla hiçe sayilmaktadir” (Comstock 1990, 5).
“Süt domuzlari” kafeslerde küçük gruplar halinde ortalama 6-8 aylik oluncaya, yani bogazlanacak agirliga gelinceye kadar sadece kati yiyeceklerle beslenir. Temizlik kolayligi açisindan kafeslerin dösemesi beton ya da düz tas-metalden yapilmistir ve kafeste yatmak için ilave herhangi bir sey yoktur. Böyle sert zeminlerde yatan ya da uyumak için yumusak yerlere gitmelerine izin verilmeyen hayvanlarda ayak rahatsizliklari ve topallik çok yaygindir (Serpell 1986, 8-9).
Bugün domuzlarin yüzde 90”i kapali, yari karanlik, penceresiz, hapishanemsi agillarda yetistiriliyor (Mason ve Singer 1980, 8); kötü beslenme de dahil olmak üzere stres yüklü bir varolus ve çok nemli, saunavari bir atmosferde geçen (yani uyusukluk içinde) bir yasam. Domuz stres sendromu -insanlardaki kalp krizine benzer, domuzlardaki ani ölüm- ve mikoplazmik zatürre çok yaygindir. Domuzlar uygun agirlik ve büyüklüge geldikten sonra tika basa yük kamyonlarina doldurularak bogazlanacaklari merkezlere götürülür ve öldürülürler.
Domuzlarin hayat biçimi hakkindaki bu bilgiler bizlerden söyle ya da böyle bir cevap istemektedir; ve verecegimiz cevap çesitli düzeylerde anlam kazanir. Ben her domuzun bir digerine bagli ve sevgi dolu oldugunu; onlarin evcil hayvanlar arasindaki popüler yeriyle sosyallesme yeteneklerini kanitladigini düsünerek; duygusal bir tepkiyle, onlara reva görülen bu yasamdan dehsete düsüyorum (Elson 1990). Zihinsel düzeyde, hayvanlarin maruz kaldiklari muamele karsisinda umutsuzluk ve terörü ta içlerinde duyan, yasayan ve hisseden varliklar olarak görülmelerinin bosa çikmasina imkân ve mesruluk saglayan, makinali üretim, otomasyon, yüksek teknolojili üretim gibi terimlerle örülü bir dili saskinlikla karsiliyorum. Meme veren bir anne olarak dogurma özgürlükleri çignenmis, yavrularini büyütme deneyimi böylesine sefillestirilmis disi domuzlarin duygularini anliyorum. Bir tüketici ve vejetaryen olarak “domuz eti”, “jambon” ya da “sosis” satin alan, yiyen insanlar gördükçe tüm bunlar gözümün önüne geliyor.
Yogun makinali üretim yilda alti milyar hayvanin varliginin iptaliyle sonuçlaniyor. Bu hayvanlar çevresindeki anonim adlandirmalar -besin üretim ünitesi, protein biçer-dögeri, fabrika bahçesindeki bilgisayarli ünite, yumurta-üretim makinesi, dönüstürme makinesi, biyomakine, yem- onlarin dogadan uzaklastirilmis oldugunu ilân ediyor. Fakat bunlarin hiçbiri ekofeministlerin hayvanlarin bu zulüm sisteminin elinden kurtarilmalari yolunda gayret göstermemeleri için gerekçe olamaz. Sadece bazi ekofeministlerin niçin böyle davranabildiklerini açiklar.
4. YENILEBILIR GÖVDE VE YIRTICI INSAN
KATEGORILERININ TOPLUMSAL INSASI
Ekofeminizm zaman zaman insan dogasi hakkindaki bir kafa karisikligina tanik olur. Insanlar tür olarak yirtici midir, degil midir? Kimileri insanlari dogal bir varlik olarak görme gayretiyle, basitçe tipki birtakim baska hayvanlar gibi bizim de etobur oldugumuzu söylerler. Böylece bir yandan vejetaryenlik dogal olmayan bir sey olarak kayda geçerken, bir yanda da baska birtakim hayvanlarin etoburluguna da paradigmatik bir boyut kazandirilir. Hayvan haklari taraftarlari “bir türün baska bir türle beslenmesi ya da baska bir türün besini olmasinin doganin yasami sürdürme tarzi oldugunu anlamadiklari için” elestirilir (Alers 1990, 433). Et oburlarla aramizdaki daha derin farkliliklardan söz edilmez, çünkü yirtici insan nosyonu bizim et yememiz gerektigi düsüncesiyle uyum halindedir. Aslina bakilirsa etoburluk insan disindaki hayvanlarin yalnizca yüzde 20’si için geçerli bir özelliktir. Buradan bir genellemeyle “doganin tarzinin” ne oldugunu kesinlikle bildigimizi söyleyebilir miyiz, ya da insanlarin da bu paradigmaya uygun bir rol oynadigini çikarsayabilir miyiz?
Bazi feministler et yemenin dogal oldugunu; çünkü bizim otoburlardaki gibi çift mideli ya da ögütücü yassi azi dislere sahip olmadigimizi; sempanzelerin de et yedigini ve bunu zevkli bir sey olarak algiladiklarini söylüyor (Kevles 1990). Anatomiden türetilen bu argüman bir ayiklama yapmistir. Gerçekte tüm primatlar (gelismis memeliler) esas olarak otoburdur. Bazi sempanzelerin ölmüs hayvanlarin etini yedikleri -en fazla ayda alti kere- dogru olmakla beraber bazilari hiçbir zaman et yemez. Ölü hayvan eti sempanzelerin beslenmesinde yüzde 4’ten daha az bir yer tutar; birçogu böcek yer fakat genel olarak süt ürünleri yemezler (Barnard 1990). Insanlarin beslenme sekline hiç benziyor mu?
Etoburlar gibi sempanzelerin de hayvan yakalama konusunda insana oranla çok daha iyi donatilmis oldugu anlasiliyor. Biz onlarin yaninda fazlasiyla yavas kaliyoruz. Sempanzelerin hayvan derisini yirtabilecek güçte uzun köpek disleri vardir; oysa tüm insansilar görünüse göre meyve, yaprak, kabuklu yemis, filiz ve baklamsi yiyeceklere dayali bir beslenmeye uygun olarak daha güçlü bir ögütme, kirma imkanina ulasmak amaciyla uzun köpek dislerini 3.5 milyon yil önce yitirmislerdir. Yani biz yirtici bir hayvani yakalamayi basarsaydik bile derisini parçalayamazdik. Sempanzelerin et yemekten zevk alir gibi davrandiklari dogrudur. Insanlarin yiyecek pesinde kostugu ve petrolün pek kullanilmadigi dönemlerde ölü hayvanlarin eti iyi bir kalori kaynagiydi. O nedenle etin “zevk verici” yönü, onun içerdigi bu yogun kalorinin farkedilmis olmasindan ileri gelebilir. Ancak artik bu türden hayvan yagi gibi yogun kalori kaynaklarina ihtiyacimiz yok, çünkü sorunumuz yag eksikligi degil haddinden fazla yag.
Hayvan yemenin dogal olduguyla ise baslayan argüman söyle bir önvarsayima dayanir: Hayvan eti tüketmeye devam etmemiz gerekir çünkü, kendi gerçek benligimizi deneyimlemekten bizi alikoyan kültürel engellerle kisitlanmamis bir yasam biçimi kurabilmek için ihtiyacimiz olan seydir bu. Etobur hayvanlar paradigmasi da hayvan eti yemenin dogal oldugu iddiasini bir kere daha teyid eder. Fakat hem gerçekligin toplumsal olarak insâ edildigini, hem de hayvan eti yeme konusunda tarihin çok karisik bilgiler verdigini bildigimize göre, bu konuda neyin dogal oldugunu nasil bilebiliriz? Bazi türler hayvan eti yer, büyük bir çogunluk yemez - en azindan büyük ölçüde.
Buradaki dogallik argümani -bir yorumuyla dogallik ne yapay ne de kültürel olarak insâ edilmis olan ve bizi gerçek benliklerimize döndüren bir seydir- feministlerin hep kuskuyla karsiladiklari farkli bir baglamda tezahür ediyor. Sik sik kadinlarin erkeklere tâbi olmalarinin dogal oldugu iddiasiyla karsilasiriz. Burada “dogal”a basvurularak toplumsal gerçeklik inkar edilmeye çalisilir. Ayni sekilde “dogal” yirtici insan argümaninda da toplumsal gerçeklik görmezlikten gelinir. Eger biz öl(dürül)müs hayvanlari diger hayvanlardan çok farkli bir sekilde yiyorsak -buhari üstündeyken degil, parçalar halinde ve baska yiyeceklerle birlikte- bunun neresine “dogal” diyecegiz.
Et, dogal ve vazgeçilmez bir görünüm kazandirilmis kültürel bir imalattir. Etobur hayvanlara benzer oldugumuzdan hareket eden argümana gelince, böyle bir tartismayi yürüten kisiler büyük bir olasilikla çocukken daha konusmaya baslamadan hayvan eti yemeye baslamis kisilerdir. Et yemenin rasyonalize edilme süreci de, yine büyük bir olasilikla 4-5 yaslarinda bu insanlarin etin ölü hayvanlardan geldigini farkedip huzursuzlanmalariyla birlikte yasanmis olmalidir. Herhangi bir rasyonalizasyon girisiminden önce etten alinan lezzet sonraki bu tür girisimlerin basariya ulasmasinda güçlü bir temel saglamis olmalidir. Öte yandan bebek sahibi anne-babalar arasinda çocuklarinin büyümesinde önemli dört temel gida grubundan ikisinin et ve süt ürünleri oldugu inanci yayginlastirilarak bu konuda ek bir engel daha ortaya çikti. (Bu 1950’lerde et ve süt endüstrisinin etkin lobi faaliyetleriyle gerçeklesti: yüzyilin basinda 12 temel besin grubu sayiliyordu.) Böylece hayvan etinin lezzetine varmis insanlar, ta çocukluklarindan beri sayisiz defalar duyduklari bir seye -insanin yasamasi için ölü hayvan yemesi zorunludur- gözü kapali inanir hale gelmislerdir. Iste et yemenin dogal oldugu düsüncesinin tarihsel baglami. Ideoloji, insan yapimi bir seyi dogal, yazgisal bir sey haline çevirmistir. Gerçekte ön yüzündeki “bu bir ‘yiyecek’ sorunudur” diyen tabelayi kaldirmayi basardigimizda ideoloji de ister istemez çökecektir.
Et yedigimizde bireysel hayvanlarla günlük etkilesime gireriz. Ancak bu cümle ve dolayimlari öyle bir ifadeye kavusturulur ki, et yeme olayinda hayvanlar gündemden silinir ve biz “et” denilen bir besin maddesiyle etkilesime girdigimizi düsünürüz. The Sexual Politics of Meat’de hayvanlarin gündemden silindigi bu kavramlastirma sürecini olmayan gönderilenin insasi diye adlandirmistim. Etlik hayvanlarin varolabilmesi için hayvanlar isim ve beden olarak bir olmayan haline çevrilmislerdir. Eger hayvanlar canliysa et olamazlar. O yüzden canli hayvanin yerine ölü bedeni geçirilerek hayvan bir olmayan gönderilen haline çevrilir. Oysa hayvanlar olmasaydi et yeme de olmayacakti; fakat onlar bir yiyecege dönüstürüldüklerinden et yeme eyleminin anlam ve içeriginden düsülürler.
Tüketicilerin yemesinden önce, hayvanlar, onlari ölü vücutlar olarak yeniden adlandiran dil araciligiyla yok edilirler. Kasdedilen bu yok etme bize hayvanin kendi basina bir bütünlük oldugunu unutma imkani verir. Tabaktaki rosto bir zamanlar ait oldugu bedenden, domuzdan yalitilmistir. Kasdedilen yok etme ayrica sürekli bir araç-amaç piramidi üreterek bizi, hayvanlari bir varolan yapma konusundaki tüm girisimlere karsi koyma gücüyle donatir.
Kasdedilen yok etme ideolojik bir tutsakliktan kaynaklanir ve o tutsakligi güçlendirir: ataerkil ideoloji kültürel olarak insan/hayvan kümesini kurar, türlerden hangisinin amaç, hangisinin araç olacagi konusunda belirleyici olan türsel farkliliklari koyacak ölçütü yaratir ve bizi hayvan yemenin gerekliligine inandiracak sekilde yükler. Bu arada kasdedilen yok etme hayvanlari ataerkil ideolojiyi anlama çabalarimizin disinda tutar ve bize onlari varolan kilma girisimleri karsisinda direnç kazandirir. Yani bizler hayvanlari insanin ihtiyaç ve çikarlari açisindan yorumlamaya devam ederiz: onlari kullanilabilir ve tüketilebilir seyler olarak algilariz. Feminist söylemin büyük bir kismi, hayvanlari görünür kilma konusundaki basarisizliklariyla bu yapiya dahildir.
Ontoloji ideolojiyi özetler. Diger bir deyisle ideoloji bize ontolojik görünen seyleri yaratir: eger kadinlara cinsel (ya da bazi feministlerin dedigi gibi tecavüz edilebilir) varliklar seklinde ontolojik bir statü yüklenmisse hayvanlara da et teknesi seklinde ontolojik bir statü yüklenmistir. Kadin ve hayvan ontik olarak nesne statüsüne yerlestirilirken, kullandigimiz dil de madalyonun öteki yüzünde baska birilerinin bir siddet öznesi/eyleyicisi/faili statüsünde faaliyette oldugunu tablodan çikartir. Sarah Hoagland bu sürecin nasil isledigini örneklerle anlatiyor: “John Mary’e dayak atti” cümlesi önce, “Mary John’dan dayak yedi”, sonra “Mary dayak yedi”, en sonunda da, “dayak yemis kadinlar” ve “hirpalanmis kadinlar” haline gelir (Hoagland 1988, 17-18).
Kadinlara karsi siddet kullanimi ve “hirpalanmis kadinlar” deyiminin yaratilmasi konusunda Hoagland “artik erkeklerin kadinlara yaptigi bir sey kadinlarin dogasinin bir parçasi haline gelmis ve John’u düsünmeyi bütünüyle unutmusuzdur”, diyor.
Yenilebilir bir sey olarak hayvan bedeni nosyonu da ayni sekilde meydana çikar, ölü hayvanlari satin alan ve tüketen insan öznelerini tablodan uzaklastirir: “Benim hayvanlarin ölü bedenlerini et olarak yiyebilmem için birileri onlari öldürüyor”, cümlesi önce, “hayvanlar et olarak yenmek üzere öldürülür”, haline, sonra da “hayvanlar ettir”, en sonunda da “etlik hayvanlar” ve “et” haline gelir. Bizim yaptigimiz bir sey hayvanlarin dogasinin bir parçasi haline gelir ve buradaki kendi rolümüzü bütünüyle gözden kaybederiz. Ekofeministler hayvanlarin olmayan gönderilen olduklarini, ama bizim tür olarak yirtici oldugumuzu söylerken hâlâ hayvanlari tüketilebilir maddeler olarak ontolojiklestirme anlayisini devam ettiriyorlar.
5. AVCILIK EKOFEMINIST ETIKLE
UZLASABILIR MI?
Ekofeminizm gerek hayvanlari gerekse vejetaryenligi kendi teori ve pratigi içine yerlestirme potansiyeline sahiptir. Peki, vejetaryenligin ekofeminizmin özsel bir yönü olmasi gerektigini söyleyebilir miyiz? Ekofeminist yaklasimlar açisindan, yogun üretime alternatif olarak bazi avcilik biçimleri kabul edilebilir mi? Bu soruya cevap verebilmek için önce birçok ekofeministin (örnegin Warren) genel olarak mutlaklastirici bir tavri reddeden bir tutum takindiklarini hatirlatalim; otoriterlik ve hükmedicilige karsi çikan bir tutuma uygun bir yaklasimdir bu. Bu baglamda ekofeminizmin her türlü öldürmeyi kategorik olarak mahkûm etmeyi reddettiklerini söyleyebiliriz. Her durum kendi özgül baglami içinde ele alinir. Evrensel karsisinda özgülü öne çikaran bu yaklasima “olumsallik felsefesi” diyorum.
Bu ekofeminist olumsallik felsefesi ekofeminist bir yöntemle tamamlanir - baglamsallastirma yöntemi. Insan dünyasindan ötanazi, kürtaj (eger bir öldürme olarak aliniyorsa), sömürge ülke halklarinin baslarindaki despotlardan kurtulmak için basvurdugu öldürme eylemleri gibi öldürmenin kabul edilebilir göründügü çesitli durumlara isaret ederek, “Tüm öldürme eylemleri yanlistir” önermesini reddetmek bütünüyle uygun görünebilir. Kimi zaman benzer bir sekilde, yiyecek olarak kullanmak amaciyla bir hayvani öldürme tarzinin öldürme eylemi ve ölü hayvan tüketiminin kabul edilebilirligini etkiledigi söylenir. Örnegin, denir, bir hayvanin hürmetkâr ve ona deger kazandiran bir eylemle, yani kurban edilerek öldürülmesinde onun bir araç olarak görülmesi sözkonusu degildir. Bu öldürme yöntemi daha çok insanla hayvan arasindaki belirli bir iliski üzerinde biçimlenmekte, insan ile avlanan hayvan arasindaki karsilikli uyumu yansitmaktadir. Ve özü itibariyle burada bir olmayan gönderilen de yeralmaz. Ben bu hayvan öldürme yorumuna “iliskisel avlanma” diyecegim.
Yöntem meselesi iliskisel avlanma yaklasiminin elestirilmesi için bize bir kapi aralar. Ama önce bu yaklasimdaki ideolojik öncülün hayvanlarin yenilebilir seyler olarak ontolojik bir statü kazandirilmasini gerektirdigini belirtmeliyiz. Yöntem çok farkli olabilir -‘etini yemek istedigim bir hayvani kendim için öldürüyorum’- fakat ne eylemin içerdigi siddet ne de nihai amaç, yani et, aktör ve yöntemdeki bu degisiklikle ortadan kalkmis olur.12 Önceki bölümde tartistigimiz gibi, hayvanlara yenilebilir maddeler seklinde ontik bir statü giydirilmesi onlarin insanlarin araçlari olmasi sonucunu dogurur; böylece hayvanlarin hayati, genel olarak hayvan yeme gibi bir ihtiyaç olmasa bile, insanlarin onlari yeme isteklerine bagli kilinmis olur. Olumsallik felsefesini korumak fakat ayni zamanda hayvanlara bu tür bir statü giydirilmesine de karsi çikmak isteyen ekofeministler, “Basarili bir avi takiben hayvan eti yemek tipki zorunlu durumlarda insan eti yemek gibi zaruri olabilir; fakat yine de insan eti yeme örneginde oldugu gibi çirkin bir eylemdir” diyerek alternatif bir yaklasim benimseyebilirler. Böylece hayvan (insan dahil) eti yemenin nadir de olsa vuku bulabilecegi kabul edilmis fakat (bazi) hayvanlarin ontolojik yenilebilirlik statüsüne yerlestirilmesine de karsi durulmus olur.
Baglamsallastirma yönteminin ideal iliskisel avlanma durumuna uygulanmasi birtakim sikintilar yaratir. Ekofeminizm henüz olusum halinde bir teori oldugu için bu elestirilere anlayisla yaklasiyorum. Fakat söylenen seyle insanlarin büyük bir kisminin besinlerini ölü hayvanlardan nasil çikardiklari arasinda daglar kadar fark vardir. Ekofeminist etik baglamsallastirici bir etik olsa da, hayvanlarla iliskimizin tanimlandigi baglam henüz ortada yoktur. Nasil çevreciler kadinlarin baski görmesini dogrudan ele almakta basarisiz kalarak konuyu mistifiye ediyorlarsa, tipki onun gibi ekofeministler de insan-hayvan iliskisini açikça tanimlamakta basarisiz kaldiklari bir noktada onu mistifiye ediyorlar.
Ekofeministlerin naturizmi kesinlikle reddediyor olmasi, hayvanlara karsi yürürlükteki tavrin gerek açik gerekse örtük olarak genis anlamda türcülüge dayali bir elestirisine variyorsa da ekofeminizm sözkonusu elestiriyi getirirken türcülük nosyonuna dayanmaz. “Türcülük” sözcügü, insan haklari açisindan ataerkil söylemi devam edecek bir söylem olarak gören ve bu anlamda ekofeminizme karsi çikan bir harekete -hayvan haklari hareketi- yakin çagrisimlari nedeniyle bazi ekofeministlerin gözünde kirlenmis bir sözcüktür. Ancak hayvan haklari hareketi her bireysel hayvanin yasamini sürdürme hakkini tanir -ki bu onlarin bir erdemidir-, oysa anti-naturist bir tutum ayni hakkin taninmasini beraberinde getirmez; ve sonuçta avda öldürülen bir hayvan bireyi “iliskide oldugumuz” bir hayvan olarak yorumlanabilir. Diger bir deyisle avlanmanin, anti-naturist bir yaklasima ters düstügünü söyleyemeyiz; oysa ayni avlanmayi türcülük karsiti bir yaklasim içinde tutarli olarak savunmak mümkün degildir.
Anti-naturist yaklasim bireylere degil, iliskilere vurgu yapar, iliskisel avlanmanin bir karsiliklilik iliskisi oldugunu söyler. Fakat karsiliklilik iliskisi yarar ya da haklarin da karsilikli veya dayanismaci bir alisverisini gerektirmez mi? Ölen hayvanin bu alisveristen ne yarari vardir?
Kurban edilme? Taraflardan birinin konusarak derdini anlatabilen insana oranla sessiz oldugu ve bizzat öldürülerek de ebediyyen sessizlestirildigi bir iliskide iliskisel avlanmanin karsilikli bir uyum oldugu düsüncesi nasil hakli gösterilebilir? Bir kez sessiz ve sessizlestirilmis tarafin gönüllü olup olmadigi sorusunu sorabilecek bir noktaya gelinebilirse pesinden ister istemez iliskisel avlanma ile benim “saldirgan avlanma” dedigim avlanma biçimi arasindaki bagintinin gündeme girdigi görülecektir. Görünüse göre iliskisel avlanma ile, avlanan hayvanla ona deger yükleyen bir iliskiden çok, avcinin benlik (erkeklik) duygusunu güçlendiren bir eylem olarak görülen saldirgan avlanma birbirinden farklidir. Fakat yine de bu ikisi arasinda ortak bir yön bulunabilir: ikisinde de sorumlu ya da eyleyici atlanmaktadir. Saldirgan avcilarin incili olan Meditations on Hunting’i ele alalim. Bu kitapta Jose Ortega y Gasset söyle yazar:
Oyunun sonu [ölüm] sporcuyu ilgilendirmez; onun amaci bu degildir. Onu ilgilendiren ölüme [sona], yani ava ulasmak için basarmak zorunda oldugu seylerdir. Bu yüzden önceleri bir amaca ulasma araci olan sey, artik kendi içinde amaç haline gelmistir. Son/ölüm vazgeçilmezdir, çünkü onsuz gerçek bir avlanma sözkonusu olamaz: hayvanin öldürülmesi avin dogal sonudur, ve avcinin degil avlanmanin amacidir (1985, 96).
Aktarilan bu bölümde öznenin silinisi büyüleyicidir. Sonuçta avcinin kendisi gerçekte hayvanin ölümünü istemek gibi bir sorumluluk tasimaz, tipki siradan bir dayakçinin bir noktadan sonra dayak atmayi birakamadiginin önvarsayilmasi gibi, avcinin da tüm eyleyicilik konumunu kaybettigi söyleniyor. Saldirgan avcilik nosyonunun kuruldugu bu süreçte bize, öldürme eyleminin avcinin istegiyle degil, avin bir geregi olarak meydana geldigi bildiriliyor. Iste bir dayakçi adam modeli. Iliskisel avlanmanin kurulusunda bir anlamda hayvanin, insanoglu varligini sürdürsün diye gönüllü olarak hayatini armagan ettigi söylenir, ki bu da tecavüzcü adam modelidir. Her seferinde siddete hafifletici nedenler bulunmustur. Tecavüzcü adam modeli, suç sayilmayan evlilik içi tecavüz dahil, tecavüz iliskisinde kadinin su götürmez bir olur verdigini önvarsayar; iliskisel avcilik yaklasiminda da ayni sekilde hayvanin bir noktada avcinin gözüne görünmekle sessiz, ama esit ölçüde baglayici ve su götürmez bir olur verdigi önvarsayiliyor. Iliskisel avcilik ve saldirgan avcilik eyleyicinin silinmesine ve uygulanan siddetin reddedilmesine yarayan bir araçtan ibarettir.
Henüz iliskisel avciligin bazi Amerikan Yerlilerinin avlanma pratigi ve inançlari üzerine yapilan belli ekofeminist yorumlara dayandirildigina deginmedim. Fakat birçok ilkel kültürün hayvanlarla iliskilerini bizimkinden çok farkli, hattâ insan-hayvan hiyerarsisini dislayacak bir sekilde kurdugu dogru olsa bile, çevreciler niçin tüm örnek ve yorumlarini tarimci ve esas olarak vejetaryen kültürlere degil de hep avci Amerikan Yerli kültürlerine dayandiriyorlar? Bizim su çevre-yikim kültürü imal eden toplumlarimizin karsisina havvan bedenlerini yiyecek haline getirmeden de mutlu bir hayat sürülebilecegini gösterecek örnekler çikarmamak niye? Örnegin seyrek nüfuslu bir kitada gelistirilmis bir yöntemi ideal kabul edip, -Amerikan Yerli kültürlerinin boy verdigi o bakir bölgeleri büyük ölçüde haritadan silmis- bir sehir nüfusundan da ayni yöntemi izlemesini isteyebilir miyiz? Iliskisel avlanmanin tekrarlanmasini mümkün kilacak bakir topraklar artik çok gerilerde kaldi. Rosemary Ruether’in söyledigi gibi: “Içinde insanin diger hayvanlarla onlar gibi bir tür olarak rekabet ettigi basibos, bakir topraklara dönüs diye bir sey -simdi 5-6 milyar olan dünya nüfusunda büyük bir indirime giderek insan sayisini bir milyona, belki de daha da alta indirmedikçe- asla sözkonusu olamayacagina göre, insan bu amacin gerçeklestirilmesi için insanlar katinda ne tür bir kitlesel yikim beklendigini dogrusu merak ediyor” (Ruether 1990).
Sorun, iliskisel avlanmanin bütünsel bir soruya -Hayvanlarin yenmesi konusunda ne yapacagiz?- getirilmis oldukça duygusal, bireysel bir çözüm olmasindadir. Oysa durum açik, hayvan bedenlerini yenilebilir seyler olarak görür ya da görmeyiz.13
6. ÖZERKLIK VE EKOFEMINIST
VEJETARYENLIK
Hayvanlar kültürel olarak yenilebilirlik kategorisi altinda kuruldugu sürece, vejetaryenligin hep özerklik konusundaki bir anlasmazlik oldugu düsünülecektir (kendi kendine ne yiyecegine karar veren insanla kendisine hayvanlari yememesi söylenen insan). “Hayvanlarin yenilmesi gerektigine kim karar verdi” sorusu muhatapsiz kalir. Ekofeminist vejetaryenler mesrû sorunlari gündeme getiren bilinçli özneler olmaktan çok, kendi zevkleri için baskalarinin haklarini çigneyen insanlar olarak görülür. Bu, kültürümüzde gerçek bir “kizin bastan çikarisi” örnegini temsil edebilir - insanlarin hazzin apolitik olduguna inanmalari için, tahakkümden türetilmis, kisisellestirilmis bir özerkligin sürüp gitmesi için. Bu durumda özerklik söyle isletilir: “Et yemeyi seçersem ‘ben-lik’imi edinirim. Eger bana et yiyemeyecegimi söylerseniz, ‘ben-lik’imi kaybederim”. Gerek özerklik nosyonu gerekse hayvanlarin toplumsal insâsi sorunu bir yana itilerek sik sik özerkligin türsel açidan nötr oldugu gibi temel bir öncül kabul edilir. Ve sonuçta hayvanlar hep olmayan gönderilenler olarak kalirlar.
Bu özerklik anlayisina ekofeminist vejetaryen cevap sudur: “‘Ben-lik’imizi yeniden tanimlayalim. O baskalari üzerinde tahakküm gibi bir seyi gerektiriyor mu? Etin yiyecek olduguna kim karar verdi? Kendimizi bu dünyada bir ‘ben’ olarak nasil kurabiliriz?”
Kavramsal yapilarimizda bireysel hayvanlarin anlam ve önemine bir yer açmak olmayan gönderileni bir olan gönderilen haline getirir. Bu ekofeminist cevap, haklara dayali bir felsefeden degil, özdeslesme ve dolayisiyla dayanisma üreten iliskilerden dogar. Kendimizi hayvanlarla iliski halinde olan varliklar olarak düsünmeliyiz. Hayvanlari yemek onlari araç olarak kullanmak demektir; bu ise bir tahakküm ve hükümranlik ilanidir. Hayvanlarin boyunduruk altina alinmasi bir veri degil, tam da ekofeminizmin ortadan kaldirmaya çalistigi ikiliklere katkida bulunan bir ideolojinin ürettigi bir karardir. Ancak bu ideolojiden bagimsiz bir tavir gelistirerek özerkligimizi kazanabiliriz.
Ekofeminizm, bireylerin degisebilecegine ve bu degisimde çevreyle iliskilerimizin de yeniden tarif edilecegine inanir. Bu olumlayici inanç hiç kuskusuz hayvanlarin hayatimizdaki yeri konusunu ele alirken ihtiyaç duydugumuz bir seydir. Yiyeceklerimiz ve çevremiz, politikalarimiz ve kisisel hayatlarimiz arasinda birçok farkli baglantilar kurulabilir. Fakat en özsel olani, öldürülmeye yazgili hayvanlarin varliginin öldürülmeye yazgili bir yeryüzünün akibetine hem katkida bulunacagi, hem de bu akibeti örnekleyecegidir.
Hyptaia, cilt 6, sayi 1 (Bahar 1991)
Çeviren ERTUGRULBASER
(*) Naturizm: doga üzerinde tahakkümcülük (çev.)
1 Bu yazinin ilk biçimleri iki konferansa sunuldu: “Ecofeminism: The Woman/Earth Connection”, Nisan 1990, Douglas College ve “Women’s Worlds: Realities and Choices, Fourth International Interdisciplinary Congress on Women”, Haziran 1990, Hunter College. Konu üzerinde düsünme ve yazma sürecindeki yardimlarindan dolayi Karen Warren, Nancy Tuana, Melinda Vadas, Marti Kheel, Batya Bauman, Greta Gaard, Tom Regan, Neal Barnard ve Teal Willoughby’e tesekkür ediyorum.
2 Bu iddialari kismen, 1976 yilinda Boston-bölgesi kadinlar toplulugu üyesi 70’den fazla vejetaryenle yaptigim görüsmelere dayanarak savunuyorum. Bu görüsmelerin amaci ekofeminizmin gerek teorik potansiyeli gerekse tarihiyle tartismasiz bir sekilde hayvanlardan yana oldugunu taniklarla göstermekti. Bunlar ayni zamanda (eko)feminist teori insasinda birinci sahis anlatinin önemine de taniklik ederler (bkz. Warren 1990). Görüsme yaptigim kadinlar arasinda Boston Women’s Healt Book Collective’ten Judy Norsigian ve Wendy Sanford, ve Lisa Leghorn, Kate Cloud, Karen Lindsney, Pat Hynes, Mary Sue Henifin, Kathy Maio, Susan Leigh Starr gibi eylemci ve yazarlar da vardi.
3 Bu deneme, hayvanlarin çikarlari, istemleri oldugu ve insanlara benzedigi inancina dayali birtakim ahlâki görüsleri hayvanlar için geçerli kilmaya çalisan hayvan haklari teorisiyle ayni noktadan yola çikmiyor. Bu tartismanin beni yazmaya ittigini söyleyebilirim, ama benim çikis noktam ekofeministlerin kadin ve doganin -birbirine bagli- boyunduruk altina alinmasiyla sonuçlanmis tehlikeli bir tahakküm mantiginin son bulmasi için devam Bu noktadan yola çiktigimda, hayvanlarin boyunduruk altina alinmasinin yaninda daha birçok konunun problemli oldugu sonucuna variyorum. Gerçekte burada öne sürdügüm tez, ekofeminist doga analizinin hayvanlara bu boyunduruk altina alinmis doga kavraminin içinde ve ayni tonda bir yer vermesi gerektiginden kaynaklaniyor. Bu baglamda ben hayvanlari o sikintisiz hayvan haklari nosyonuna yamiyor degilim; yapmaya çalistigim sey, hayvanlarin ekofeminist etigin dokusu içindeki yerini ortaya çikarmak - doganin sömürülmesini hayvanlarin sömürülmesinden daha fazla bir seyleri pesinden getirdigini önvarsayan bir çikis noktasi. Burada altini çizdigim sey idelojidir. “kesim” hayvanlarini yenilebilir gövdeler olarak ontik bir statüye yerlestiren ve hayvan haklari söylemi ve ekofeminist teoriyi önceleyen bir ideoloji. Amacim bu ideolojiyi görünür kilmak; ama bunu ekofeminist ve çevrecilerin insandan insandisi bazi varliklara dogru etik bir kusatmayla gerçeklesecek bir hayvan haklari stratejisi olarak gördükleri yoldan farkli bir sekilde yapmak istiyorum: Gerek hayvan haklari hareketini gerekse doganin baski altina alinmasi sorununu daha canlici (biotic) bir çerçeveye kavusturmak isteyenler arasinda bu hareketten duyulan kuskulari zaafa ve körlüge sevkeden insan-hayvan ikiciliginin sonuçlarini ortaya çikararak. Sorun canlici-çevreci söylemin bireysel hayvanlari yenilebilir gövdeler olarak gözden çikarma egilimi gösterdigi her seferinde, bireysel hayvanlarin hak ve çikarlari lehine argümanlarda gereksiz bir sekilde israr edildigi gerekçesine dayanmasi ve böylece hem görünüste karsi çiktigi bir tahakküm mantiginin içinde kalan bir ideolojiye onay vermesi hem de insan-hayvan ikiciligine olur veren taraflar arasinda yeralmasidir.
4 Öyle anlasiliyor ki, Walker bu kavramla her hayvanin baska benlikler araciligiyla degil, bizzat kendi benligi içinde essiz bir bireysellige, duygululuga ve benlik-bütünlügüne sahip oldugunu ve insanlarin gözünde bir görüntü ya da bir besin olarak degil, böyle varolmasi gerektigini kastediyor. Feminist felsefenin bakis açisiyla kisi olma kavrami son derece sorunlu oldugundan bu terimi kullanmayacagim. Ancak kisi olmanin, genel ve pek felsefi olarak temellendirilmemis bir söylem içinde, yazilarimda varlik olma kavrami ile kasdettigim ayni anlama geldigini düsünüyorum.
5 Benim Sexual Politics of Meat’in ilk biçimi Daily’nin sinifinda feminist etik üzerine bir deneme olarak ortaya çikmisti. Daily’nin yakin arkadasi Andree Coollard, The Rape of the Wild adli kitabinda Daily’nin ekolojik yasami öne çikaran feminist felsefesini hayvanlara uygular. Coollard’in kadinlar ve hayvanlarin baski altinda tutulmasi olgusunun içiçe geçmisligi üzerinde çalismalari 1975’e kadar gider.
6 Warren’in kaydettigi dördüncü konu, yani ekolojik hareketlerin feminist bir perspektifi de yaklasimlarina dahil etmeleri gerektigi, 1976 görüsmelerindeki kadar açik degildir. Hayvanlarin kurtulusu hareketinin kökleri Singer’in 1975’te yazdigi Animal Liberation adli metne kadar uzanir; o açidan bu harekete yönelik feminist elestiri o yillarda hareketin henüz dogum evresinde olmasindan 1976’da pek ortalikta görülmedi. Zamanla ortaya çikan feminist yazilar, hayvanlarin kurtulusu hareketine -onunla hayvanlarin sömürülmesine karsi çikilmasi gerektigi öncülünü paylasmakla birlikte- feminist bir elestiri getirecektir (Kheel, Coollard, Corea, Donavan, Salamone). Özdeslesme siyasasi hayvanlar adina yükseltilen hakim felsefelere dayali argümanlarin fiili bir elestirisidir; çünkü bir hak(lar) ölçütü kurmaya çalismak yerine, sorumluluk, yakinlik ve iliskiyi gündeme getirir. The Sexuel of Meat’te feminist edebiyat elestirisine “haklar” söyleminin panzehiri olarak basvuruyorum. Simdilerde ise bir (eko)feminist hayvan haklari felsefesi üzerinde çalismaktayim.
7 Bazi çevreciler tümüyle vejetaryenlestirilmis bir kültürün nüfus bunalimini iyice yogunlastiracagindan bahisle et yemeye dayali bir kültüre oranla ekolojik açidan daha sorunsuz bir ortam yaratacagini iddia etmektedir. (Callicott 1989, 35) Bu yaklasim hepimizin yalnizca karsi cinse ilgi duyan varliklar oldugunu ve kadinlarin asla yeniden üretme özgürlügüne sahip olamayacagini önvarsayiyor.
8 Et üretimi ile ilgili çevresel sorunlar için bkz. Akers (1983), Pimental (1975, 1976), Hur ve Field (1984, 1985), Krizmanic (1990a, 1990b).
9 Çiftlik hayvanlari üretiminin bir yan ürünü de metandir; metan, karbondioksitten 20-30 kat daha fazla günes enerjisi tutarak sera etkisi yaratan bir gazdir. “EPA’ya göre gevis getiren hayvanlar”, büyük ölçüde gegirmelerine bagli olarak, “yüzde 12-15’lik bir payla en büyük metan üreticisidir”. (O’Neill 1990, 4)
10 Kümes hayvanlariyla ile ilgili bu tür islerde çalisanlarin yüzde 95’i siyah kadinlardir ve hepsi de sürekli ayni hareketi yapmanin ve stresin yolaçtigi bilek tünel sendromu ve baska rahatsizliklarla yüzyüzedirler. (Clift, 1990; Lewis 1990, 175)
11 Bkz. Robbins (1987) ve sair Audre Lorde’nin (1980) yag orani yüksek dietlerle meme kanseri arasindaki iliskisi üzerine çalismasi.
12 Kimileri iliskisel avlanma yönteminin diger et yeme biçimlerine içkin siddeti barindirmadigini iddia edebilirler; ama ben bugünlerde yaygin olarak kullanilan bu terimin burada sundugum çerçeveye nasil saçmaliga düsülmeden sigdirilabilecegini anlayamiyorum. Ben siddet terimini American Heritage Dictionary’nin tanimladigi anlamda kullaniyorum: “Dogal nedenlerden çok beklenmedik bir kuvvet uygulamasi ya da eziyetle yolaçilan durum”. Hayvanlar, kendi ölümlerine razi olsalar bile, ki kisaca bunu bilmedigimizi söylüyorum, bu ölüm dogal nedenlerle degil, belirli araçlarin kullanilmasini gerektiren ve amaci ölümcül bir yara açmak olan bir dis kuvvet sonucunda olusur. Bu ise siddettir; aksi takdirde yasamaya devam edecek bir varligi yaralayarak öldürür.
13 Isimsiz elestirmenlerden biri bitkilerin de bir yasami oldugu konusunu gündeme getirdi. Yer darligindan dolayi bu konuya cevap veremiyorum; ilgilenen okuyucular bana yazabilirler, fakat bitki sömürüsünün çok büyük bir kismini kesim hayvanlari beslemek için yetistirilen yemlik bitkiler üzerinden gerçeklestigini burada kaydetmek isterim.
|