Disi gezegen, herkes için yeniden yesil olacaktir.
Francoise d'Eaubonne
EKOFEMINIZM NEDIR?
Teknoloji, üretim biçimleri içine makinelesmenin girmesi ile büyük bir siçrama göstermistir. Bu siçrama insanlik için büyük bir adim olmasina karsin ataerkilligin mesrulugunun artmasinda daha da önemli bir adimdir. Burada sözü edilen "insanlik" birçok insanin bazen bilmeden bazen de bilinçli olarak kullandigi beyaz, hetero seksüel, katolik erkekleri tanimlar. Bu noktada erkek kendi sistemini kurarken kadini "öteki" olarak konumlandirmis, kadin ile birlikte dogayi da bu öteki kavraminin içine sokuvermistir.
1970'li yillarin sonundan itibaren feminist akimlar içinde yeni bir kola "ekofeminizm"e rastlamaktayiz. Bu yillara kadar doganin ve hayvanlarin kiyimina deginen ve çesitli akimlar içinde yer alan kisiler olsa da bu terimi feminist literatüre 1974'te sokan ilk kisi Francoise d'Eaubonne'dur. Ekoloji ve feminizmi bir potada eriterek, erkeklerin doga ile kadinlari özdes tutarak, dogaya davrandiklari gibi kadinlara, kadinlara davrandiklari gibi dogaya davrandiklarina dikkat çeker. Bu feminist düsünceye göre ataerkillik ve kapitalizm sistemi içinde dogayi yola getirme, sömürme, dogaya hakim olma, doga üstünde iktidar sahibi olarak üstünlük kurma düsünceleri ile erkeklerin kadinlara bakis açilari arasinda bir kosutluk bulunmaktadir. Francoise d'Eaubonne'un sonra ayni yil Shelia Colins'in A Different Heaven and Earth 'ü yayinlandi. "Collins, "irkçilik, cinsiyetçilik, sinif sömürüsü ve ekolojik yikimi", "birbirine kenetlenmis ve ataerkil yapiyi tasiyan ayaklar" olarak görüyordu."1
Bunlardan baska, Rosemary Radford Ruther (New Woman New Earth), Marilyn French (Beyond Power), Ynestra King (Towards an Ecological Feminism), Karen Warren gibi kisiler ekofeminist düsüncenin yayilmasinda etkili olmuslardir. Carolyn Mechant 1983 yilinda ilk basimi yapilan Doganin ölümü: Kadin, Ekoloji ve Bilimsel Devrim (The Death of Nature: Woman, Ecology and The Scientific Revolution)'de yüzyillardan beri kadinin doga ile özdeslestirildigine ancak 1500-1700'lü yillardan sonra ortaya çikan teknolojik gelismeler sonucu doganin vahsice sömürüldügünü, bu arada kadinin statüsünün de gittikçe bozuldugunu anlatmaktadir 2.
Carol J. Adams Hyptaia'da yayinlanan "Ekofeminizm ve Hayvan Yeme" makalesinde Karen Warren'a göre ekofeminizmin sartlarindan bahseder ve kendi düsüncelerini de bu söylemle destekler: "Ekofeminizmin ilk sarti kadinlar üzerindeki tahakküm ile doga üzerindeki tahakküm arasinda düzenli bir bag bulundugunun görülmesidir... Warren'a göre ekofeminizmin ikinci sarti, kadinlarin ugradigi zulümle doganin ugradigi zulüm arasindaki baglantilarin anlasilmasidir... Warren'in üçüncü sarti feminist teori ve pratigin ekolojik bir perspektif tasimak zorunda oldugudur... Ekofeminizmin özelliklerinden biri de onun yeryüzünün egemenlik altina alinmasinin sonuçlariyla ugrasmasidir."3
Ekofeminizm dünyanin ekolojik dengesindeki bozulmayi, sömürülerin ve savaslarin yasanmasini "erkek merkezli dünya görüsüne" baglayarak esas bu düsüncenin degismesi ile yeryüzünün kurtulabilecegine dikkat çeker. Yeryüzünün, hayvanlarin, kadinlari nesnelestirildigini ve üçünün de patriyarki tarafindan ayni kategoride algilandigini söylerler. Ekofeministler öldürmeye, herhangi birseyin nesnelestirilmesine, her türlü sömürüye (kadin, hayvan, doga ya da ekonomik nedenlerden dolayi az gelismis ülkeler) karsidirlar. Ekofeministlerin manifestolarini açikladigi bildirinin adi, Karsilikli Dayanisma Bildirisi- A declaration of Interdependence (1990)'dir. Girisi söyledir: "Insanin gidisati karsisinda, yeryüzündeki insanlar arasinda onlari birbirine baglayan, doga yasalari altinda esit sorumluluklar yükleyen, insan türünün ve yeryüzündeki tüm canlilarin refahina yeteri kadar saygili yeni bir bag yaratmanin zorunlu hale gelmesi, karsilikli dayanismamizi açiklamamizi gerektiriyor. Ve söyle biter: Insan türünün hayatin ipligi ile dokunmus olmadigini kabul ediyoruz, biz bu dokumada bir ipligiz. Dokuma için yapacagimiz her seyi, kendimiz için yapmiyoruz. Yeryüzünün basina gelecek her sey yeryüzü ailesinin basina gelir."4
Ekofeminizmin ne demek olduguna degindikten sonra Jane Campion'in yönettigi Piano filmindeki ekofeminist göndermelere deginelim.
EKOFEMINIZMIN PIANO'DAKI YANSIMALARI
Kadinlarin ve erkeklerin birbirinden farkli ama esit oldugu düsüncesinden hareketle yüzyilin en gelismis sanat ve iletisim kolu olan sinemada kadinlar kendi yollarini çizmeye basladilar. Piano birçoklari tarafindan (feminist elestiri kuraminin öncüleri) bunun en iyi örneklerinden biri olarak görülen bir filmdir. Dokunuslarin, kostümlerin, sömürünün, nesnelestirmenin, kadin-erkek iliskilerinin incelikli olarak islendigi bu filmde yönetmen Jane Campion, alisilagelmis toplumsal cinsiyet kodlarini, bakis açisini tersine çevirmektedir.
Jane Campion Yeni Zelanda'li bir yönetmen. 1989'da Sweetie, 1990'da An Angel at My Table -Masamdaki Melek, 1993'te Piano, 1996'da The Portait of a Lady - Bir Kadinin Portresi ve de 1999'da Holy Smoke - Kutsal Duman ile sinema dünyasinin basarili kadin yönetmenleri arasinda yer aldi. Bu filmlerden en çok ses getireni ise Piano oldu.
Piano 1994 yilinda en iyi özgün senaryo, Holly Hunter en iyi kadin oyuncu, Anna Parquin en iyi yardimci kadin oyuncu Oscar'larini aldilar. Ayrica film Cannes'da da ödüle layik bulundu.
Film genel olarak tanimlamak gerekirse, babasi tarafindan mektupla Stewart'la evlendirilerek Yeni Zelanda'ya kizi Flora ile gelen dilsiz bir kadinin öyküsünü anlatir. 19. yüzyilda geçen film Ada'nin iç sesi ile baslar ve gene iç sesi ile sona erer. Ilk sahnede Ada bize (yani seyirciye) kendini tanitmaya baslar. Alti yasindan beri konusmadigini ve konusmamasinin kendisi için bir sorun teskil etmedigini söyleyen biri ile evlendirildigini bu yüzden Yeni Zelanda'ya gittigini söyler. Ardindan Ada ve Flora'yi Yeni Zelanda sahillerinde görürüz. Burada doganin vahsiliginin ve güzelliginin gözler önüne serildigi sahneler ile Ada'nin bundan sonra yasayacagi yerin tanimi yapilir. Ardindan iki beyaz adam sahnesi yani Stewart ve Baines'in yer aldigi sahneler görülür. Stewart giyimi, konusmasi ile beyaz sömürgeci birini temsil ederken, Baines yüzündeki dövmeleri ile beyaz ama Maori ile uyum içinde yasayan biri olarak tasvir edilir. Bu ikilik tüm film boyunca sürer. Maoriler, Stewart için yerli halktan ve hizmet için kullanilacak isgücünden baska bir sey ifade etmez, orada yillardir yasamasina ragmen dillerini dahi bilmez. Bu sahnelerde Ada'nin Piano'suna olan düskünlügü verilir (zaten basta iç konusmasinda da bu izleyiciye aktarilir). Stewart'in pianonun tasinmasini reddetmesi üzerine Ada pianosunu almadan yola koyulur ve Ada'yi bir tepenin üzerinde ona bakarken görürüz. Sahne, Stewart'in yasadigi eve açilir; ev kesilmis agaçlar içindedir. Bu mekanin ilk sahnede gördügümüz doga ile alakasi yoktur. Burada yönetmen beyaz adamin etrafini nasil igdis ettigini belirtmeye baslar.
Ardindan evlilik sahnesi gelir. Stewart ve Ada gelisigüzel ve özensiz bir sekilde evlenirler ve Stewart bir is için evden bir iki günlügüne gider.
Ada Piano'sunu tekrar görmek için Flora'yi alir ve Baines'e gider. Baines Ada ve Flora'yi sahile götürür. Ada büyük bir mutlulukla pianosunu çalarken Flora sahilde oynamakta, Baines ise onlari izlemektedir. Kadin incelmis zevk sahibi olarak konumlandirilir. Piano çalmasini bilir ve doganin bir parçasi olarak mutludur.
Stewart döndükten sonra Baines ona piano ile elinde olan bir araziyi degistirmek istedigini söyler. Stewart bu teklifi kabul eder ve hem pianoyu hem de Ada'nin Baines'e ders vermesini kabul ederek takasi gerçeklestirir.
Filmde bu degis tokustan sonra iki erkek arasindaki farkliliklar doga/kültür ekseninde daha da vurgulanir. "Topraga olan yakinligi ve Maorilerle olan rahat iliskisiyle Stewart ile arasinda bir kontrast olusturulur. Baines'in barakasi agaçlarla çevrilidir, Stewart'inki ise kesilmis kütükler arasinda çamurlu bir çevrede bulunmaktadir."5 Baines ve Stewart arasindaki bu farklilik her an vurgulanir. Baines Maorilerle birlikte nehirde çamasir yikarken (burada bir beyaz erkegi kendi çamasirini yikarken görürüz. Bu da Baines'i esasinda özel alan içinde de konumlamamiza yardimci olur) evine rahatça girip çikan Maorilerle iliskilerinde izleyici Baines'in doga ile daha yakin bir iliskide oldugunu düsünür.
Ekofeminist açidan baktigimizda Baines'in doga ile uyum içinde yasamasi ile Ada'ya davranislari arasinda bir benzerlik vardir. Piano dersleri boyunca Ada'ya yaklasiminda bir tutku ve ask vardir. Dersler boyunca Ada'dan ona yaklasmasini ister ve Ada istemese de ona dokunur ve onunla da bir anlasma yapar. Her dokunma için bir siyah tus. Ada baslayan bu iliskiden zamanla mutlu olur. Ancak bu dokunuslar ve hafif dozda cinselligin yasandigi sahnelerde Ada'yi hiç çiplak görmeyiz.
Bu basta tecavüzün bir baska boyutu gibi gözükse de Baines dersleri sona erdirmek isteyip piyanoyu Ada'ya hediye etmesi ile bu davranislarini geri alir. Stewart ise film boyunca birçok kez elinde balta ile gösterilir ve toprak karsiligi Maoriler'e silah satmaya çalisir. Bu fallik semboller Stewart ile birlikte kullanilir. Film boyunca dogaya hakim olsa bile Stewart Ada'ya hakim olamayacaktir. Doga-Stewart iliskisi ile Ada-Stewart iliskisi birbirine benzemektedir. Stewart Ada'ya tecavüz ederek hakim olmaya çalisir ama basaramaz.
Flora tüm bu dersler boyunca annesinin yanindadir ama evin içine girmez. Disarida köpek ile oynamaktadir. Baines'in evinde özgür olarak gördügümüz köpek Stewart ile birlikteyken bagli olarak görülür.
Baines Ada'ya olan askini itiraf ettikten ve bu durumdan utandigini söyledikten sonra piyanoyu Ada'ya hediye eder. Bu sahneden sonra Ada'nin da Baines'e karsi birseyler hissettigini Ada'nin piyanoyu çalisindan, durgunlugundan anlariz. Bir gün Ada Flora'yi evde birakarak gitmeye karar verir ancak yolda tartisirlarken Stewart buna sahit olur ve de Ada'yi izler. Ada ve Baines'in beraberliklerine sahit olur. Izleyici olarak ilk defa Ada'yi çiplak görürüz. Bu sahnede Stewart'in onlari izleyerek haz aldigi ve iktidarsizligi gözler önüne serilir. Bir sonraki sahnede ise Stewart elinde çicek koleksiyonuna bakar ve Ada'ya agaçlarin içinde tecavüz etmeye kalkar. Ancak basarili olamaz. Ardindan Stewart ayni dogayi ve topraklarini çitledigi gibi evinin her tarafini çitler.
Ev içi sahnesinde kadinin edilgen erkegin ise etkin oldugu kodu Ada'nin Stewart uyurken ona dokunmasi ve Stewart'in bu durumdan utanmasi ile tersine çevrilir. Bir sabah Ada ve Flora uyurken Stewart pencere ve kapilardaki tahtalari çikartir. Daha sonra Flora'yi çitlenmis bahçenin içinde oynarken görüyoruz ve sonraki sahnede olan olayi babasina sikayet eden de o olur. Baines'in adadan ayrilacagini ögrenen Ada piyanonun bir tusunu çikararak üstüne onu sevdigini yazar Flora'ya verir. Flora ise onu Baines yerine Stewart'a götürür. Stewart Maorilerle birlikte arazide çalismaktadir. Stewart'i bu sahnede net olarak elinde baltasi ile dogayi dönüstürürken görürüz. Flora babaya piyanonun tusunu verir ve Stewart elinde baltasi ile yozlastirdigi dogadan çikar, eve gelir ve de Ada'nin parmagini bir agaç kütügü üstünde keserek Flora ile Baines'e gönderir.
"Stewart, yatakta yatan Ada'nin basindadir. Onun bacagini açar, ilk kez onu öper, ona dokunur ve onunla birlikte olmak için girisimde bulunur (Ada bu sirada uyumaktadir, ansizin gözlerini açar ve bakar) Stewart bir kez daha tecavüz girisiminde basarisiz olur, geri çekilir."6 Ancak bundan sonra Stewart Baines'e gidip
Ada'yi buradan götürmesini ister ve Ada, Flora ve piano Baines ile birlikte denize açilirlar. Ada açiklarda piyanoyu denize atmak istedigini söylediginde aklindan onunla birlikte denizin derinliklerine gömülme fikri geçmektedir. Halata ayagini geçirir ve piyano ile birlikte denize düser ama son anda tekrar hayata dönmeye karar verir. Son sahnede Ada'nin iç sesi ile mutlulugunu paylasir. "Yeniden Yeni Zelandalilar olarak dogarlar, piriltili bir beyaz evde yasamaktadirlar ve dilsiz Ada burada sesini tekrar kazanmistir."7 Tam da bu noktada filme bazi feminist elestirmenler tarafindan elestiri gelmektedir. Filmin sonu itibariyle geleneksel kaliplara döndügü söylenmistir.
Film boyunca beyaz-yerli karsitligina yer verilerek Stewart'a sömürgeci sifatinin eklenmesine de çalisilir. "En çok göze çarpan belki de Baines'in dövmeli yüzü ve de Stewart'in aptal sapkasidir. Baines ayni zamanda Maori dilini kullanan köylülügü ile de gösterilmistir. Maori halkinin arkadasligini ve onlarin inançlarini asla hosgörmez. Stewart'in evinde, Maori kizlarin Ingiliz giysiler içinde birer hizmetçi olarak kullanimina karsi, Baines daha açik olan evi her dakika Maorililerce ziyaret edilmektedir. Bu kendine degil, kültüre açiklik Baines'in kadinsiliga olan açikligina paralel gösterilir."8
Jane Campion filminde ekofeministlerin ataerkillligin temel dayanaklari olarak gördügü tüm kodlari kullanir ve bunlari tersine çevirmeye çalisir. Sömürgecilik, cinsiyetçilik, nesnelestirme, dogaya uygulanan zulüm ile kadina uygulanan zulüm arasindaki benzerlik, Piano'da kullanilan ögelerin basinda gelmektedir. Baines doga ile özdeslestirilirken, Stewart filmde Viktoryen tipi erkegin bir temsilidir. Bu da dogaya hükmetmeye çalisan yani dünyayi erkek merkezli gören bir tipin temsilidir. Stewart'in Ada ile iliskisine kosut olarak doga ile iliskisi gösterilmektedir. Yikicidir, tecavüzkar ve boyun egmesini isteyen, sinirlari çizilmis bir iliskidir. Oysa Baines doga iliskisine benzer bir iliski Ada ve Baines arasinda kuruldugunda iliskiyi tanimlayan sifatlar degismektedir. Dokunuslarin önemli oldugu, kadinin kamusal alanina çikmasindan rahatsiz olmayan bir Baines'ten söz etmek olasidir. Doga ile barisik halde yasarken kadin ile de iliskisini bu temeller üzerine kurar. "Campion bastan beri kültürü kadina, dogayi erkege baglayarak geleneksel anlayisi yikar ve kadin karekterini özel alana hapsetmez, ikili iliskilerinde boyun egen tarafa yerlestirmez. Onu özel alaninda sanati ve aski seçmesiyle özgürlestirir. Sonuçta her ikisinin de (Ada ve Baines) tutkuyla ve askla birbirlerini seçmesi, esit düzeyde var olmalari, Ada'nin mutlu olmasi (sesini kazanmasi), kadinin geleneksel biçimde degil, son derece çagdas, çarpici ve olumlu bir yaklasimla temsil edildigini gösterir."9
SONUÇ
Uzun yillardir ayni reklamlarda oldugu gibi kadin sinemada da belli sterotipler içine sikismis kalmistir. Kamusal alanda kendi egemenligini kuran erkeklerin bu alanda da kadinlara firsat tanimamasi ve bu yillar itibariyle bu sektörde çalisan erkeklerin kendi bakis açilari ile filmleri çekmesi bunda etkendir. "Hollywood denen sinema baskentinde, sinemanin ilk 40-45 yili içinde sadece tek bir kadin yönetmenlige sivanmak cesaretini gösterebilmistir: 1930'larin kadin yönetmeni Dorothy Arzner... 1930-1940'larda kadin yönetmenler sadece Avrupa'da vardi: Fransa'da Jacqueline Audry, Almanya'da Hitler'in resmi sinemacisi, Leni Riefenstahl."10
O dönemden günümüze bu platformda kadinlarin etkinliginin arttigini görmekteyiz. Feminist akimlarin bu konuda etkisi büyüktür. Saniyorum kadin bakis açisina sahip yönetmenlerin kadinlari geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini pekistirici durumdan kurtaracak yeni filmleri çekmesiyle sinemaya kadin ruhunu katmak mümkün olacaktir. Tipki Jane Campion'in yaptigi gibi.
Dipnotlar:
Carol J. Adams, "Ekofeminizm ve Hayvan Yeme", Çev:Ertugrul Baser, Birikim, Ocak-Subat, 1994, s.93.
Aktaran: M.Sehmus Güzel, Kadin, Ask ve Iktidar, Istanbul, Alan Yayincilik, 1996, s.10-11.
Carol J. Adams, a.g.e. s. 94-95.
Aktaran:Josephine Donovan, Çev: A. Bora, M.Gevrek, F.Sayilan Feminist Teori, Istanbul, Iletisim Yayinlari, 1992, s.394.
Lynda Dyson, "Piano'da Beyazlik, Kadinlik ve Sömürgecilik", Çev: Murat Iri, 25.Kare Ankara, sayi.17, 1996, s.51.
S.Ruken Öztürk, Sinemada Kadin Olmak., Istanbul, Alan Yayinlari, 2000, s.143
Lynda Dyson, a.g.e. s.49
Sue Gillet, "Dudaklar ve Parmaklar Jane Campion'un 'Piano'su", Çev: Murat Iri, 25. Kare, sayi 18 Ankara, 1997, s.22.
S.Ruken Öztürk, a.g.e. s.154-155
Atilla Dorsay, Sinema Ve Kadin, Istanbul, Remzi Kitabevi, 2000, s.15.
Kaynakça:
DORSAY, Atilla Sinema Ve Kadin, Remzi Kitabevi, Istanbul, 2000.
ÖZTÜRK, S.Ruken Sinemada Kadin Olmak, Alan Yay., Istanbul, 2000.
GÜZEL, M.Sehmus Kadin, Ask ve Iktidar, Alan Yayincilik, Istanbul 1996.
DONOVAN, Josephine Feminist Teori, Çv: A. Bora,M.Gevrek,F.Sayilan, Iletisim Yay., Istanbul 1992.
GILLET, Sue, Dudaklar ve Parmaklar Jane Campion'un "Piano"su, Çev: Murat Iri, 25. Kare,sayi 18 Ankara, 1997.
ADAMS, Carol J. Ekofeminizm ve Hayvan Yeme,Çev:Ertugrul Baser, Birikim, Ocak-Subat 1994.
DYSON, Lynda Piano'da Beyazlik, Kadinlik ve Sömürgecilik,Çv: Murat Iri, 25.Kare, sayi 17, Ankara, 1996.
Alinti: sineplatform |