Hayvan haklari ve feminist kuram
josephIne donovan
Bu makale, yazim sürecindeyken ölen güzel köpegim Rooney’ye (1974-1987) adanmistir. Rooney’nin hayati, hayvanlarin asaletini ve vakarini kavramami sagladi.
Peter Singer, çigir açan çalismasi Hayvan Özgürlesmesi’nin (1975) önsözünde, hayvanlari sevdigini iddia eden, konuyla ilgili bir kitap yazdigini duyunca da onu çaya davet eden bir kadinin evine karisiyla birlikte yaptiklari ziyareti anlatir. Singer’in kadina karsi tavri küçümseyicidir: Kadin bir arkadasini daha çagirmistir, o da hayvanlari seviyordur ve Singer söyle anlatir:
“bizimle tanismaya can (atiyordu). Ev sahibemizin arkadasi eve bizden önce gelmisti ve gerçekten de hayvanlar üzerine konusmaya can atiyordu. ‘Hayvanlara bayiliyorum’ diye basladi. (...) Uzun süre hiç durmamacasina konustu. Kendisine ikram edilen jambonlu sandviçi alirken konusmasina ara verdi ve sonra bize kaç hayvanimiz oldugunu sordu.”
Singer hem hayvanlari sevdigini iddia etmesine ragmen bir yandan da et yiyen kadinin ikiyüzlülügünü kinamak, hem de hayvanlari koruyanlarin duygusal yaklasimiyla arasina mesafe koymak niyetindedir. Karisi adina da konusarak, söyle der:
“Yoksa hayvanlara özel bir ‘ilgi’ duymuyorduk. Ikimizin de, birçok insanin aksine, kedilere, köpeklere ya da atlara öyle asiri bir düskünlügümüz yoktu. Biz hayvanlari ‘sevmiyorduk’. [...] Hayvanlara zulmedilmesine karsi çikanlari yufka yürekli ‘hayvanseverler’ olarak göstermek, insan disi hayvanlara nasil davranmamiz gerektigi meselesinin ciddi siyasal ve ahlaksal tartismalar alanindan tamamiyla dislanmasina yol açti.”
Bir baska deyisle, Singer hayvan haklari davasinin “kadinca” duygularla baglantilandirilarak hafife alinmasindan korkmaktadir.
Singer’in hayvan haklari hareketinin itibari ve taktikleriyle ilgili endiselerini, bir diger önemli çagdas hayvan haklari kuramcisi Tom Regan da paylasmaktadir. The Case for Animal Rights (1983) kitabinin önsözünde, Regan sunu vurgular:
“Hayvanlarin çikarlari için çalisan herkes ‘usdisi’, ‘duygusal’, ‘hisli’, ya da daha beter sifatlarla usandiracak derecede suçlanmaya alisik olduguna göre, ancak duygularimiza fazla kapilmamak veya hislerimizi sergilememek için bilinçli çaba göstererek bu suçlamalari yalanlayabiliriz. Bu da ussal sorgulama yolundan hiç ayrilmamayi gerektirir.”
Daha sonra yazdigi bir makalede, Regan ona yöneltilen asiri usçuluk suçlamalarina karsi kendini söyle savunur: “Us -duygular degil, hisler degil- us sayesinde, hayvanlarin (...) bizlerle esit bir içsel degere ve (...) bizim kadar saygiyla davranilma hakkina sahip oldugunu anlayabiliriz.”1 Regan ve Singer’in duygulari reddetmeleri ve duygusal olarak yaftalanmaktan çekinmeleri rastlantisal degildir; çagdas hayvan haklari kuraminda içsel olan baskin ussallik egilimini ortaya çikarirlar; bu egilim de, paradoksal olarak, Descartesçi nesnellik kisvesiyle, hayvanlarin istismari için öne sürülen baslica kuramsal temel olagelmistir.
Ilginçtir, kadin hayvan haklari kuramcilari, hayvanlarla duygusal baglarimizi erkeklerin külliyatinda oldugundan daha agirlikli olarak kuramlarinin temeline oturtmus gibidir. Örnegin bir diger çagdas hayvan haklari kuramcisi olan Mary Midgley, sunda israrlidir:
“Dünyayi paylastigimiz diger varliklari gözetilmeye layik kilan elbette ki entellektüel yetkinlik degil, duygudasligimizdir.”
Midgley’ye göre, hayvanlar “derin, incelikli ve kalici iliskiler olusturulmasiyla ifade edilen toplumsal ve duygusal karmasikliklar” sergiler. Önde gelen bir feminist hayvan haklari eylemcisi olan Constantia Salamone de egemen hayvan haklari kuraminin baskin usçu, erkeksi egilimini genel olarak kinar. 19. yüzyilda, hayvan deneyi karsiti harekette yer alan kadin eylemcilerden Frances Power Cobbe gibileri, bilimin
“soguk, usçu maddeciligi”ni baslica düsmanlari ilan etmisti, çünkü onlara göre bu, “insanî duygulari ve duyarliligi donduruyor[du]. [...] Hayvan deneyi karsiti hareket [...] yürekleri ve insan ruhunu kalpsiz bilimin elinde yozlasmaktan koruyordu.”2
Gelgelelim, Singer’in anlattigi hikâye, hayvanlarla daha insanca bir iliski etigi kurmak için bir kadin degerleri sistemine ya da bir grup olarak kadinlara kayitsiz sartsiz güvenemeyecegimizi gösteriyor. Kadinlar, hayvanlarin aktif sekilde istismar ve yok edilmesinde hiç süphesiz erkeklerden daha suçsuzdur (Virginia Woolf, Three Guineas’ta söyle der: “Kuslarin ve hayvanlarin büyük bölümü sizin tarafinizdan öldürüldü, bizim degil.”), yine de hayvanlarin aci çekmesine ve yok olmasina neden olan kürk gibi lüks esyalar kullanarak ya da et yiyerek bu istismara ortak olmuslardir. Hem feminist, hem de hayvan refahi eylemcisi olan Charlotte Perkins Gilman, bu ikiyüzlülügü Singer’dan çok önce A Study in Ethics’te (1933) elestirmistir. Kadinlarin “süs niyetine hayvan lesi” giyme aliskanligini kinayan Gilman, sarsici bir tutarsizliga dikkat çeker:
“Nasil oluyor da zulme karsi olan, ev hayvanlarina bayilan medenî Hiristiyan kadinlar, milyonlarca zararsiz hayvanciga uygulanan, olabilecek en büyük zulme bile isteye katkida bulunuyorlar? [...] Kürkler tuzaga kistirilan hayvanlardan elde ediliyor. Tuzaga kistirilmak, bir hayvanin yasayabilecegi en büyük iskenceleri beraberinde getiriyor: Hapis, açlik, donma, çildirtici bir korku ve aci. Eger kadinin biri, derilerinden ‘süsler’ yapabilmek için yüzlerce kedi yavrusunu kis vakti arka bahçesinde patilerinden assa veya sikistirsa ve onlarin debelenerek, kivranarak, donarak, aci ve korku içinde bagirarak ölmesine göz yumsa, [...] canavar damgasi yer.”3
Kadinlarin hayvanlarla tarihsel iliskisinde bu gibi sorunlar oldugunu kabul etmekle birlikte, bence hayvan haklari kuraminin bilincinde olan bir kültürel feminizm, hayvanlara yönelik muamelemizle ilgili bir etik olusturulmasi için su anda var olanlardan çok daha uygun bir kuramsal dayanak sunabilir.
Kültürel feminizmin uzun bir tarihi var. Feminizmin “ilk dalga”si sirasinda bile, Margaret Fuller, Emma Goldman ve Charlotte Perkins Gilman gibi pek çok bakimdan birbirinden farkli düsünürler, liberal gelenegin atomist bireyciligini ve usçulugunu elestirmekte birlestiler.4 Bunun yani sira, kollektif anlayisi, duygusal baglari ve organik (ya da bütüncü) bir hayat kavramini vurgulayan bir dünya önerdiler.
Feminist kuramin ikinci dalgasinda da, feminizmi özel olarak hayvan haklariyla baglantilandiran bazi makaleler yazildi: 1970’lerde Carol Adams’in vejetaryenlikle ilgili yazilari ve daha yakinlarda, Constantia Salamone’nin Reweaving the Web of Life (1982) adli kitaptaki yazisi. Susan Griffin, Carolyn Merchant, Rosemary Radford Ruether, Marilyn French, Paula Gunn Allen, Chrystos ve Ynestra King gibi yazarlar da feminizmi daha genel olarak ekolojiyle baglantilandiran bazi yapitlar ortaya koydular.
Kültürel feminist bakis açisina göre, Ortaçag sonrasi, Batici, erkek psikolojisinin eseri olan dogaya hükmetme hedefi, hem hayvanlara kötü davranilmasinin, hem de kadinlarin ve çevrenin sömürülmesinin temeldeki nedenidir. Carolyn Merchant ufuk açici çalismasi The Death of Nature: Women, Ecology, and the Scientific Revolution’da sunu dile getirir:
“Gerçekligi, yasayan bir organizma degil de bir makine olarak yeniden kavramlastirarak, hem doga, hem de kadinlar üstünde tahakküm kurulmasini onayan bir bilimin ve dünya görüsünün olusumunu yeniden irdelemeliyiz.”
Kültürel feminist kuramcilar son dönemde alternatif epistemolojik ve ontolojik modeller ortaya çikardilar. Kanimca bunlar, ataerkil bilimsel epistemolojiye özgü sadomazosistik kontrol/tahakküm modelinin yerini almali. Örnegin Ruether, dogayla ve insan disi yasam formlariyla yeni iliski kurma yollarinin gelistirilmesinin sart oldugunu belirtir.
“Insan yasami projesi” der, “artik ‘dogaya hükmetme’ projesi olarak degerlendirilmemeli. [...] Bunun yerine, ekolojik uyuma dayanan yeni bir dil bulmali, içinde yasayip hareket ettigimiz, varligimizi ortaya koydugumuz dünya sistemleriyle bilincimiz arasinda karsilikli bir iliski kurmaliyiz.”5
Sexism and God-Talk (1983) kitabinda, Ruether insan bilincinin diger yasam formlarindan farkli degil, diger canlilarda içsel olan “ikli biçimli” ruha bagli görülmesi gerektigini öne sürer.
“Bizim zekamiz [...] isinsal enerjinin özel, yogun bir biçimidir, ama diger biçimlerden de kopuk degildir; maddenin isinsal enerjisinin özbilince sahip ya da ‘düsünen boyutu’dur. Bütün varliklarin ‘sen-ligi’yle [thou-ness] iliski kurmaliyiz. Bu ne romantizmdir, ne de ‘agaçlarda orman perileri’ gören insanbiçimci animizmdir (her ne kadar animist görüste dogruluk payi olsa da). [...] Biz sadece ‘ben-o’ seklinde degil, ‘ben-sen’ seklinde de iliski kuruyoruz, ruhla, kendi varolus biçimince her varligin içinde yatan yasam enerjisiyle iliski kuruyoruz. ‘Insanin kardesligi’ sadece kadinlari degil, yasam toplulugunun tamamini kapsayacak sekilde genisletilmek zorunda.”
Ruether, maskülenist bilimsel epistemolojideki “sol beyin” modeline özgü çizgisel, ikiliklere dayali, yabancilasmis bilincin ötesine geçecek “yeni bir insan zekasi biçimi”nin gerekliligini savunur: Yaygin olarak “sag beyin düsünüsü” diye anilan modele dayanan, iliskisel, duygulara dayali bir zeka biçimi. Ruether’a göre, çizgisel, usçu modeller “ekolojik bakimdan islevsiz”dir. Ihtiyacimiz olan sey, bir ana paradigmaya uysun diye baglami yeniden düzenlemeyen, çevreyi oldugu gibi gören, kabullenen ve sayan, iliski temelli, daha “düzensiz” (tabir bana ait - düzenin hiyerarsik tahakküm anlamina geldigini düsünerek) bir modeldir.
Paula Gunn Allen, The Sacred Hoop: Recovering the Feminine in American Indian Traditions (1986) adli kitabinda, Amerikan Kizilderili geleneklerinin dogaya yaklasiminda, Bati epistemolojisi ile ilahiyatina damgasini vuran yabancilasma ve tahakkümden epey farkli tavirlar bulur. Tanri ve tinsel boyut askin, yasamin üstünde degildir, bütün yasam formlarinda içkindir. Bütün yaratiklar kutsal görülür ve en temel anlamda saygiya layik olduklari düsünülür. Kendisi de bir Laguna Pueblo Sioux Kizilderilisi olan Allen, söyle yazar: “Ben küçükken, annem hayvanlarin, böceklerin ve bitkilerin de normalde yüksek statülü yetiskin insanlara gösterilen saygiyi hak ettigini sik sik söylerdi.” Onun kültüründe, doga “kör ve mekanik degil, bilince sahip ve organik” görülür. “Insani ve insan disi hayat” aslinda “iç içe geçmis bir ag”dir.
Allen çizgisel, hiyerarsik, mekanist modelleri birakip kendi halkina özgü kronolojik olmayan, iliskisel duyarliliga dönülmesini önerir. “Sömürgelestirme ile kronolojik zaman arasinda bir nevi baglanti” oldugunu düsünen Allen, su saptamada bulunur:
“Kizilderili zamani, bireyleri bütün bir ‘gestalt’in parçasi olarak algilar. Buna göre uyum saglamak, dislilerin birbiri içine geçmesi meselesi degil, kisinin mevsimlerin döngüsüyle, toprakla ve bütün hayati anlamlandiran söylencesel gerçeklikle iç içe geçmesi meselesidir. [...] Kadinlarin geleneksel ugraslari, sanat ve zanaatlari, edebiyat ve felsefeleri çogu zaman çizgiselden çok birbirine eklenen, kronolojikten çok kronoloji disi ve genel olarak Bati kültürüyle karsilastirilirsa, belli bir algi alanindaki bütün ögelerin uyumlu iliskisine daha baglidir. [...] Geleneksel halklar dünyalarini birlesik bir alan seklinde algilar.”
Estella Lauter, çagdas kadin sanatiyla ilgili yakin tarihli incelemesi Women as Mythmakers’da (1984), kadinlarla dogayi içine alan yeni bir söylencenin ana hatlarini ortaya koymustur.
“Bu sanatçilarin pek çogu kadinla doga arasindaki yakinligi bir baslangiç noktasi olarak kabul ediyor; hattâ, melez kadin/hayvan/toprak imgeleri yaratiyorlar, öyle ki Büyük Varliklar Zinciri’nin katmanlari arasindaki bildik ayrimlar önemsiz görünüyor.”
Susan Griffin’in Woman and Nature (1978) adli yapitini ilkörnek olarak gören Lauter, çagdas kadin edebiyatinda ve sanatinda, “varliklar arasinda geçerli olan, parçalayici ve dagitici degil, olaganüstü akiskan iliskilerin tezahürü”nü saptar. Kadin sanatçilar ve burada adi geçen feminist kuramcilar yeni bir iliski modeline dikkat çekiyor. Bilimsel epistemolojide ve erkek hayvan haklari kuramcilarinin usçu mesafe koyma tutumunda içsel olan özne-nesne modelinin tersine, türler arasindaki çesitlilikleri ve farklari kabul eden, ama onlari Büyük Varliklar Zinciri’ndeki yerleriyle ölçmeyen ya da hiyerarsik bir siraya sokmayan bir model bu. Diger yaratiklarin canliligina ve ruhuna (“sen-ligine”) saygi duyuyor ve onlarin da, bizim de ayni birlesik alan bütününde var oldugumuzu kavriyor. Paylastigimiz seyin (yani hayatin) aramizdaki farklardan daha önemli oldugunu takdir ediyor. Böylesi bir iliski kimi zaman sevgi, kimi zaman husu, ama daima saygi içerir.
Ilginçtir, yillar boyunca hayvanlarla çalisip onlari gözlemlemis pek çok kadin bilim insani ve doga arastirmacisi da (örnegin Jane Goodall, Dian Fossey, Sally Carrighar, Francine Patterson, Janis Carter) örtük bir sekilde bu etigi sergiler: “Konu”larina yönelik sefkatli, saygili bir tavir gösterirler.6
Bu etigin hayvanlarla ilgili karar alma süreçlerinde uygulanamayacak kadar belirsiz oldugu itirazi öne sürülebilir. Ama benim su andaki amacim özgül bir pratik etik ortaya koymak degil, hayvan/insan iliskilerini düsünme biçimimizin yeniden yönlendirilebilecegi yollari göstermek. Kimileri israrci olabilir: Diyelim ki bir sivrisinekle bir insan arasinda seçim yapmak zorundayiz. Iste kültürel feminizmin ortaya koydugu epistemolojide reddedilen, tam da bu tür “ya bu, ya o” tarzi düsünüstür. Çogu örnekte, “ya bu, ya o” ikilemleri gerçek hayatta “her ikisi de” durumuna döndürülebilir. Çogu örnekte, ölüm kalim halinde alinacak kararlarla ilgili varsayimlarda rastlanan çikmazlarin önüne geçilebilir. Ama daha özgül olarak, elbette ki burada kaba hatlarla çizilen etige göre, feministler et yemeye, giyim kusam ugruna hayvanlarin öldürülmesine, avlanmaya, (büyük oranda kadinlarin lüks tüketimi ugruna) yaban hayvanlarinin kürk için tuzaga düsürülmesine, rodeolara, sirklere ve sinaî çiftliklere karsi olmali; hayvanat bahçelerinin (ille var olacaklarsa), hayvanlara dogal yasam alanlarinda daha genis hareket serbestisi saglayacak sekilde tepeden tirnaga yeniden tasarlanmasini desteklemeli; güzellik ve temizlik ürünlerinin (hayli tepki alan su meshur “LD-50” ve Draize testleri) ve askerî malzemelerin test edilmesi için laboratuvar hayvanlarinin kullanilmasina, ayrica Wisconsin Üniversitesi’ndeki Harlow primat laboratuvarinda yapilanlar gibi hayvanlar üstünde uygulanan psikolojik deneylere karsi çikmali; tibbî deneylerde hayvanlarin yerine bilgisayar modellerinin ve doku kültürlerinin kullanilmasi çabalarina destek olmali; sulak alanlarin, ormanlarin ve diger dogal yasam alanlarinin yok edilmesini kinamali ve daha fazla yikima engel olmaya çalismalidir. Dünyanin feminist temellerde yeniden insasi, bütün bu degisiklikleri kapsamalidir.
Dogal haklar kurami ve yararcilik, hayvanlara bir ahlak çerçevesinde davranilmasi için etkileyici ve yararli felsefî savlar sunuyor. Yine de, bu etigi insanlar haricindeki yasam formlariyla duygusal ve tinsel bir etkilesim içine oturtmak da mümkün, hattâ sarttir. O halde, kadinlarin sefkate ve özenli sevgiye dayali iliskisel kültürü, hayvanlara yönelik tutumumuz için feminist bir etige zemin saglamaktadir. Hayvanlara eziyet etmemeli, onlari öldürmemeli, yememeli ve sömürmemeliyiz, çünkü onlar böyle bir muameleyi istemezler, biz de bunu biliyoruz. Kulak verirsek, seslerini duyabiliriz.
The Animal Ethics Reader, ed. Susan J. Armstrong
ve Richard G. Botzler (Londra ve New York:
Routledge, 2003) s. 45-49
1 Tom Regan, “The Case for Animal Rights”, der: Peter Singer In Defense of Animals’in içinde (New York: 1985) s. 24.
2 James Turner, Reckoning with the Beast: Animals, Pain and Humanity in the Victorian Mind (Baltimore: Johns Hopkins University Press, 1980), s. 101, 103.
3 Charlotte Perkins Gilman, “A Study in Ethics” (Schlesinger Kütüphanesi, Radcliffe College, Cambridge, Massachusetts, 1933, daktilo edilmis nüsha). Schlesinger Kütüphanesi’nin izniyle yayimlanmistir. Dikkatinizi çekerim, Singer’in ve Gilman’in elestirdigi kadinlar eylemden ziyade, ihmalden suçludur; hayvanlara karsi bilfiil zulüm uygulamamaktadirlar. Hatalari cehalet ve aliskanliktan kaynaklanir, bu kusurlar da muhtemelen ahlak egitimiyle düzeltilebilir. Bu yazida aslen modern bilimin usçu ideolojisi üstünde yogunlasiyorum, çünkü hayvanlarin sürekli gözden çikarilip feda edilmesinin günümüzde baslica mesrulastirilma biçimi budur ve hayvanlari “sey” haline getiren bu nesnelestirici epistemoloji, hayvanlar hakkindaki yaygin görüs haline gelmis, böylelikle sinaî çiftlikler gibi diger hayvan istismari biçimlerini mesrulastirmistir.
4 Daha kapsamli bir degerlendirme için bkz. Donovan, Feminist Theory: “The Intellectual Traditions of American Feminism” (New York: Unger, 1985), s. 31-63. [Feminist Teori: Amerikan Feminizminin Entelektüel Gelenekleri (Iletisim, 1997)].
5 Ruether, New Woman/New Earth, 83, Seabury, New York, 1975.
6 Bkz. Jane Goodall, In the Shadow of Man (Boston: Houghton Mifflin, 1971). The Chimpanzees of Gombe: Patterns of Behavior (Cambridge, Massachusetts: Harvard University Press, 1986); Dian Fossey, Gorillas in the Mist (Boston: Houghton Mifflin, 1983); Sally Carrighar, Home to the Wilderness (Boston: Houghton Mifflin, 1973). Patterson ve Carter’la ilgili olarak, bkz. Eugene Linden, Silent Partners (New York: Times Books, 1986). Janis Carter isaret dilini ögrenmis bir sempanze olan Lucy’yi yeniden Bati Afrika’daki yaban hayata alistirmak için tam sekiz yil ugrasti. Lucy’nin dokunakli hikayesini “Survival Training for Chimps”de anlatir. (Smithsonian 19, no 5, Haziran 1988, s. 36-49).
Çeviri: Nermin Saatçioglu
Birikim Dergisinden alintidir. |