KATEGORİLER:

-------------------------------------------------------------------
Militarizme Feministçe Bakmak


 Militarizme Feministçe Bakmak

Öykü Tümer Pinar Gümüs

Temmuz 2007


“Bir kadin olarak benim ülkem yoktur.
Bir kadin olarak bir ülke de istemiyorum
Bir kadin olarak tüm dünya benim ülkemdir.”
Virginia Woolf

Militarizm kavramini, kapitalist devlet analizi içerisinden, profesyonellesilmis bir sirket yapisi gibi ya da siyasi bir kurum olarak yorumlayabiliyoruz. Bu sekilde de politik aktörlerin, ekonomik yapinin, sosyal ve kültürel degiskenlerin militarizm kavrami içerisinde nasil islevsellestigini analiz etme sansi buluyoruz. Ancak, militarizm kavramina bakarken, yukaridaki çok çesitli boyutlariyla yapilan bir analiz dahi, toplumsal cinsiyet perspektifi dislanarak yapilmis bir analiz ise eger; eksik, politik olarak yanlis ve farkli esitsizlikleri görünmez kilan bir analiz olacaktir. Bu nedenle bu çalismada yeni bir militarizm analizi yapmaya çalisirken; öncelikle Cynthia Enloe’dan ödünç aldigimiz feminist merakimizla (feminist curiosity) yola çikacagiz. Yani, bu çalismayi yaparken sorunsallastiracagimiz tüm durumlara, kavramlara; politik teorilere ya da gündelik pratiklerimize, öncelikle toplumsal cinsiyet perspektifi ile kadinlik durumlarimizi düsünerek yaklasacagiz; Cynthia’nin sözleriyle: Satir aralarina bakacak ve var olan durumlarin altinda neler yattigini kesfetmeye çalisacagiz. [1]
Bu yazida öncelikle militarizm ve kadinlik durumlarini analiz etmek üzere, Cynthia Enloe ve Virginia Woolf’un politik perspektiflerinin rehberliginde bir kavramsallastirma yapacagiz. Bu kavramsallastirmanin somut verilerini bulabilmek için, Türkiye gündemini tartismaya açip; her biri birer milli bayram havasinda gerçeklestirilen cumhuriyet mitinglerindeki kadin imgesine ve bu mitinglerdeki kadinlarin söylemlerine daha yakindan bakacagiz. Çalismamizin ikinci bölümünde ise kadin bedeninin militarizmden nasil etkilendigini; gerek sicak savas, gerek savasin olmadigi ortamdaki militarizasyon süreçleri açisindan gerekse aile içinde aile içindeki siddetin artmasi üzerinden incelemeye çalisacagiz. Bu noktada, dünyadan örneklere, Av. Eren Keskin’in “Hepsi Gerçek: Devlet Kaynakli Cinsel Siddet” adli kitabindan verilere ve Müjgan Halis’in “Batman’da Kadinlar Ölüyor” adli kitabindan anlatilara yer verecegiz. Son bölümde ise; tüm bu militarizasyon süreçleri ile kadinlarin nasil mücadele etme yollari gelistirdiklerine bakacagiz. Burada odaklandigimiz örnekler de özellikle Israil, Amerika ve Türkiye’deki savas karsiti kadin örgütleri olacak. Sonuç yerine ise, bu çalismayi yapan iki kadin olarak biz kendi anti-militarist feminist örgütlenme önerimizi kavramsallastirmaya çalisacagiz.

Militarizmin Feminist Bir Kavramsallastirmasi
Virginia Woolf, Three Guineas kitabinda, belki de feminist bir bakis açisindan militarizmi ilk kez kavramsallastirir. ‘Militarizm’ sözcügünü kullanmaz, ama bizce militarizasyon sürecinin ta kendisini anlatir. Kendisi gibi orta sinif ve egitimli bir erkegin “Savasi nasil önleyebiliriz?” sorusuna yanit vermek üzere kadinligin ve erkekligin o an içinde bulundugu Ingiltere’nin kosullarinda ve tarihsel olarak nasil kurulduguna bakar. Erkekler ‘dogalari geregi’ savaskan degillerdir; eril savasçi bir toplumsal yapiya dogduklarinda çogu savasmaya ve öldürmeye meyillidirler. Ancak kadinlar da bu eril toplumsal yapinin devamini sagladiklari ölçüde savasi desteklerler. Yani savas ancak ve ancak kadinlar bu eril normlarin disindan ataerkil olamayan kendi politikalarini ürettiklerinde ve dolayisiyla savasa destek olmayip, militarizmin bir damarini kestiklerinde savasi önleyebilirler.
Cynthia Enloe da, Virginia’nin tarif ettigi bir toplumdaki kadinlik ve erkekligin nasil kuruldugu ve dolayisiyla islevsellestirildigi noktada manevralar (maneuveurs) kavramini ortaya atar. Cynthia söyle der: “Militerlesme sadece ordu ile ilgili mekanlarda ortaya çikmaz, bombalarla ya da askeri kamuflaj giysileri ile hiç alakasi olmayan insanlarin, seylerin ve düsüncelerin de anlamlarini ve kullanilma biçimlerini dönüstürür; militerlesme erkeklige ayricalik tanir ama bunu kadinligin ve erkekligin anlamlarini manipüle ederek yapar.”[2] Cynthia’nin tarifini yaptigi manipüle etme isi militarizasyonun çesitli manevralarla toplumsal cinsiyeti nasil islevsellestirdigidir. Buradaki önemli vurgu somut militer siddetin olmadigi yerlerde de militarizasyon sürecinin gizil olarak islemesidir. Manevralar ile erkekligin avantajli konumu muhafaza edilir. Kadinlar ise militarizasyon sürecinden dislanmaz, aksine çesitli ödüllerle bu süreçten fayda sagliyormus gibi gösterilir. Ve böylece onlar da militarizme riza göstermis kimi zaman da bu sürecin aktif destekleyici olmuslardir. Buradaki çeliskili nokta aslinda bu kadinlarin da militarizmden her zaman negatif bir seklide etkilenmesidir. Tabi ki bütün kadinlar militarizyonun “güçlü” kildigi kadinlar degildir, bu sürece aktif riza göstermeyen kadinlar da dezavantajli konumda tutularak militarizasyon sürecine olan dirençleri etkisiz hale getirilmeye çalisilir. Bu kadinlar karar alma süreçlerinden dislanir. Yani militerlesmenin kararlari da ya erkekler ya da militarizmin destek sundugu kadinlar tarafindan verilir. Böylece toplumsal cinsiyet militarizmin devamliligi anlaminda islevlenir. Bu noktada karar alma süreçlerine bakmak önem kazanir. Militarizmin belirleyici oldugu bir sistemde karar alma mekanizmalarinda sadece askerler degil, siviller de yer alir. Burada feministlerin sundugu elestiri askeri mekanizmalara kadinlarin dahil olamamasi degil, askerlesmis-sivil karar mekanizmalarindan kadinlarin dislanmasidir. Feministler bu noktada su sorulari sorarlar: “Kadinlar nerede?” ya da “Hangi kadinlar orada?”
Sözünü ettigimiz manevralari daha somut biz düzlemde inceleyebilmek için; ulus-devlet, vatanseverlik ve aile kavramlari üzerinden kisaca bu süreçlerin nasil isledigine bakacagiz. Modern ulus devletin temeli aileye dayanir. Ulus devleti kuracak ve ayakta tutacak her türlü deger önce ailede üretilmek ve böylece gelecek kusaklara aktarilmak durumundadir. Bu degerlerden belki de en kritigi olan vatanseverlik ise aile içi isbölümü ile paralel bir sekilde gerçeklestirilir. Erkek, asker oldugu ve ailesinin namusunu korudugu ölçüde vatansever iken; kadin cephe gerisinde –yani mutfaktadir-; onun vatanseverligi asker olan esine ya da ogluna sevgisi, sadakati ile ölçülür. Dogurganlik ve fedakârlik da iyi bir vatansever “ana”nin diger önemli vasiflaridir. Pinar Selek’in de dedigi gibi, ulus bu saydigimiz özellikleri tasiyan fertlerden olusan büyük bir ailedir ve her aile de bir nevi mangadir.

“Pasam, pasam! Sen rahat uyu, biz cumhuriyetin bekçisiyiz!”
Nisan ayindaki Cumhurbaskanligi seçimleri ile gündeme gelen Cumhuriyet mitingleri yaklasik iki aydir Türkiye’nin gündemini mesgul ediyor. Mitinglerde irtica ve bölücülük laiklige ve cumhuriyete iki en önemli tehdit unsuru olarak konumlandiriliyor ve bu olgular etrafinda olduklari, dolayisiyla laik Türkiye Cumhuriyeti’ne potansiyel tehdit olusturduklari iddia edilen insanlarin aleyhinde sloganlar atmak ve bu insanlari alt etmek bu mitinglerin ana gayesi halini aliyor. Mitinglerin medya tarafindan nasil ele alindigi ise kritik bir konu olarak karsimiza çikiyor. Mitinglere kaç kisinin katildigi; tasinan bayraklarin sayisi ya da uzunlugu, Samsun’a yapilan çikarmayi yad etmek için aranan gemi kitle iletisim araçlarinin çogunda sansasyonel malzemeler olarak islev görüyor, ve adeta bir “cumhuriyet” ya da “kuvayi-milliye yeniden” arkasi yarini olarak sunuluyor. Kadinlarin bu noktada mitinglerde nasil konumlandigi ve bir yandan bu konumlanisin nasil medyaya yansidigi da önem kazaniyor.
Kadinlar, özellikle ana akim medyada bu mitinglerin ya birebir örgütleyicileri ya da öncüleri olarak haber yapildilar. Bu haberlerin “kadinlar” kisminin, yani toplamda Türkiye’nin kadinlarini temsil ediyormus gibi, bir çarpitma oldugunu öne sürmek yanlis olmayacaktir. Ancak bu mitinglerde gerçek anlamda öncülük eden kadinlar da vardir ve biz burada asil olarak bu kadinlik durumunun nasil kuruldugunu ve militarizm çerçevesinde nereye oturdugunu tartisacagiz.
Mitinglerde en ön saflarda yer alan kadinlar genelde orta-sinif ve kendilerini laik Türkler olarak tanimlayan kadinlardir. Temel söylemleri Türkiye Cumhuriyeti’nin onlara kazandirdigi haklari koruyacaklari ve bu haklarin Islami hareketle lagvedilmesine izin vermeyecekleridir. Onlar baslarini basörtüsü ile degil, bayrakla örtmüs kadinlardir ve yalnizca laik cumhuriyetin onlara tanidigi kadinligi dogru kadinlik olarak kabul etmektedirler. Mitinglerde yogun olarak ifade edilmemis olsa da, bu noktada politik gündeme su mesajin sezdirilmeye çalisildigi yorumu yapabiliriz: Islami egilimli hükümet ve cumhurbaskanligi ihtimali ile beraber devletin yüksek kademelerinde dahi, basörtülü -yani cumhuriyet kadinindan farkli- bir kadinlik ifadesi olasiligi ortaya çikmistir. Bu olasiligin dogru, yani mitinglerde temsil edilen kadinlik durumu olmadigi, aksine tehlikeli oldugu sezdirilmeye çalisilir.
Bu mitinglerdeki kadinlik temsili, Türkiye’de kurtulus savasi ve cumhuriyetin kurulmasi süreci ile beraber kurulan kadinlik ile güçlü bir iliski gösterir. Yukarida da bahsettigimiz gibi, ulus devletin insasi sürecinde vatanseverlik, kadin ve erkek açisindan farkli tezahür etmekte, farkli nitelikler gerektirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulus sürecine baktigimizda; buradaki durum da kadinlarin cephede savasan erkekleri iyi birer es ve anne olarak desteklemesi seklinde gerçeklesmistir. Kadinlar askeri göreve çagirilmazlar, çünkü onlar zaten vatanseverlikleri açisindan kendilerine düsen rolü o kadar iyi yerine getirmislerdir ki; ne zaman çagirilsalar askere dahi gideceklerini, yani hem vatanlarina hem erkeklerine sadakat göstereceklerini kanitlamislardir. Ancak Cumhuriyet mitinglerinde gördügümüz kadinlik durumunu vatanseverlik açisindan analiz etmek için çekirdek aile kavrami yeterli olmayacaktir. Türk ulusunu büyük bir aile olarak düsünürsek, mitingleri sahiplenen kadinlar sadece sadik es-fedakar anne degil, ulusun babasi Ata’nin kizlaridir ayni zamanda. Dersim’de ulusun bölünmezligini koruyan Atatürk’ün kizi Sabiha Gökçen gibi[3], onlarda Ata’nin mirasini muhafaza etmek için alanlara dökülmüslerdir. Buradaki meydan bir yönüyle artik savas alanidir. Tasidiklari “Atam rahat uyu” pankartlariyla da “babalarina” olan sadakatlerini göstermislerdi.
“Hangi Kadinlar Orada?”
Cumhuriyet mitinglerindeki kadinlarla militarizmin iliskisini incelemek açisindan yukarida kavramsallastirma kisminda degindigimiz manevralar tanimina yeniden bakmak önemlidir. Buradaki kadinlar ulusun insasi ve vatanseverlikleri ile ulus ugruna savasta aldiklari rol açisindan militarizm ile “barisik” kadinlardir. Militarizmin toplumsal cinsiyeti manipüle ederken karar mekanizmalarina kismen katilimlari –erkekligin avantajli konumunu sarsmayacak sekilde- desteklenmis kadinlardir. Feministlerin hangi kadinlar orada sorusunun bir yaniti olabilecek kadinlardir. Bu noktada militarist sistemden zarar görmez gibi görünürler, peki gerçekten öyle midir? Yukarida da belirttigimiz çeliski tam da burada kendini gösterir. Asker eslerini örnek olarak alirsak; bu kadinlara çogunlukla asker “esi” olarak hitap edilir. Yani asker esi olduklari ölçüde bulunduklari toplumsal ortamda kabul görürler. Burada militarizmin kadina uygun gördügü pozisyon yine destekleyicidir. Aslinda, bulunduklari sosyal statüde avantajli durumda olduklarini düsünen kadinlar, asker esi olmalari durumu bozuldugunda belki de kimliksizlesecek, militarizm tarafindan güçlendirilen kadin statüsünden de düseceklerdir.
Böylece; yukarida yaptigimiz çikarsamalar isiginda söyleyebiliriz ki, cumhuriyet mitingleri; cumhuriyetin, laikligin, ulus fikrinin ve milliyetçiligin yeniden insa edildigi ve adeta bunlarin bir kutsama töreninin yapildigi gösterimler olmakla beraber; militarizmin de kadinlikla beraber ve böylece belki naziklestirilip, soylulastirilarak yeniden üretildigi yerler haline gelmistir. Öyle olmali ki; Türk kadini imaji yenilenmeye ve bunun tekrari ile gösterimine, böylece geçerli kadinlik olarak yeniden kurulmasina ihtiyaç duyulmus; bu mitingler de bu ihtiyaci karsilamistir.

Militarizm ile Barisamayan Kadinlar
Savas dönemlerinde savasin kadinlari güçlendirdigine dair ekonomik temelli yaygin bir tez vardir. Bu teze göre kadinlar, savas dönemlerinde çikamadiklari kamusal alana çikabilmis, erkeklerin biraktigi islerin (tarla, fabrika gibi) basina geçmis ve savas boyunca ekonomik faaliyetleri onlar devralmislardir. 20. yy. basinda, kadinlarin hak kazanimlari da bu görüse baglanir. Savas dönemlerinde kadinlarin ekonomik alanda daha aktif olduklari dogrudur; fakat bu durum onlarin özgürlestigini ve sistemin degistigini göstermemektedir. Çünkü savaslar kadinlari güçlendirmez; aksine savasin tüm insanlar için getirdigi hayati tehditlerin yani sira kadinlar sadece kadinlik durumlari ile ilgili çok çesitli tehditlere maruz kalirlar. Tecavüz, savas dönemlerinde stratejik olarak daha yogunluklu uygulanan bir politikadir. Bu noktada kadin bedeni ile vatan özdeslestirilir. Pinar Selek’in de dedigi gibi: Savas dönemlerinde…“Vatan, ülke disilesir... Vatanin zapt edilmesi kadinin baska erkekler tarafindan kullanilmasini ya da tecavüze ugratilmasini hatirlatir.” Bu strateji aslinda iki yönlüdür. Bir taraftan “düsman” askerler morallerini yükseltmek için tecavüzü bir araç olarak kullanirlar. Diger taraftan da, kendi kadinlarinin tecavüze ugramasi aslinda erkegin yenilgisidir (namusu kirlenen aslinda erkegin ta kendisidir), ve böylece onun düsmana saldirmasi için bir motivasyondur.
Savaslar devletin sagladigi sosyal haklar bakimindan da kayip dönemlerdir. Bu durum, kadinlar açisindan; devletin sagladigi saglik, egitim, çocuk bakimi gibi hizmetlerin geri çekilmesi, böylece güçsüzlesmeleri demektir. Savas döneminde cinsel siddet ve sosyal haklarin kaybi olgularinin kesisimdeki en önemli örneklerden bir tanesi olarak Bosna Savasi verilebilir. 1992–93 yillari arasinda burada 20.000 Müslüman kadina tecavüz edilmistir. Savas kosullarindan ötürü de büyük çogunlugu kürtaj imkâni bulamamistir. Savas sona erdikten sonra da tecavüze ugrayan kadinlar ve gayri-mesru çocuklari genelde toplumdan dislanmislardir. Tecavüz savas sirasinda Müslüman erkekler için Sirp askerlerine karsi bir motivasyon kaynagi olmusken; savas sonrasinda bir utanç kaynagi ve psikolojik siddetin sebebi olmustur.
Kadinlarin militarizmden fiziksel olarak etkilenmesi için sicak savas durumu sart degildir. Askeri üslerin bulundugu yerlerde kadina yönelik siddetin her kosulda arttigi gözlemlenmistir. Ulusal güvenlik söylemleri ile açilan yerli ya da yabanci askeri üsleri, o bölgede yasayan kadinlarin güvenligini saglamaz. Tersine, bu bölgelerde kadinlar fuhusa zorlanmakta, ayrica tecavüz vakalari artmaktadir. Okinawa’daki anti militarist kadin hareketi de böyle bir sürecin sonucunda olusmustur. Okinawa’da yasananlari anlatmanin[4], sicak savasin olmadigi cografyalardaki militarizm ve kadin iliskisini ortaya koymak açisindan önemli olacagi kanaatindeyiz.
Ilk olarak söylenmesi gereken, belli bir tarihte, belli bir cografyada sicak savasin olmamasi siddet ortaminin olmayacagi anlamina gelmez. Okinawa’da da su anda bir savas bulunmamaktadir. Ancak bölgenin tarihine baktigimizda 2. Dünya Savasi ve sonrasi dönemde ülkedeki siddet ortaminin hiç ortadan kalkmadigini görürüz. 2. Dünya Savasi sirasinda Japonya’nin isgal ettigi Okinawa’da nüfusun dörtte biri savasa bagli sebeplerden dolayi ölmüs. Pek çok Okinawali, siddet ortamina dayanamayip toplu intihar etmislerdir. Ancak bazi intiharlar süphelidir. Savasta hemsire olarak çalistirilan kiz enstitülerinden ögrenci ve ögretmenlerin intiharlari hala süpheli karsilanmaktadir, Japon askerlerine hizmet etmeyi reddettikleri için öldürülmüs olduklari da iddia edilmektedir. Ayrica yaklasik 500 Okinawali ve 1000 Koreli kadin Japon askerleri için kurulan 130 askeri geneleve zorla yerlestirilmislerdir. Savas bittikten sonra ise ülkedeki siddet ortaminin bittigini iddia etmek güçtür. Bunun baslica nedeni, bu kadar ciddi bir travmanin çok kisa sürede geçemeyecek olmasidir. Diger bir sebep ise Amerikan güçlerinin 1972’ye kadar bölgede kalmasi ve 40 kadar askeri üs açmasidir. Savasin bittigi tarih olan 1945’te bu yana ABD’li askerler 200’den fazla kayitli tecavüzde bulunmus, bunlarin yüzde 60’i için herhangi bir cezai islemde bulunulmamistir.
Simdiye kadar bahsettigimiz siddet biçimlerini daha çok kamusal alanda karsiligini bulan siddet biçimleri olarak yorumlayabiliriz. Ancak özel alan deyince ilk aklimiza gelen ailede de militarizm kadinlara yönelik bir fiziksel siddet olarak yeniden üretilmektedir. Müjgan Halis’in “Batman’da Kadinlar Ölüyor” adli kitabindaki anlatilar bizim bu konudaki referans noktamizi olusturdu. Buradaki anlatilarda ortaklasan olgu; evin disindaki siddet ortaminin kadinlara (es ya da çocuk) siddet ya da baski olarak geri dönmesi idi. Bir taraftan disaridaki siddet ortami kadina yönelik siddeti de beraberinde arttirmis, diger taraftan da aile “reis”leri ki muhalif tavirlari bile olsa, kadinin kamusal alani çikmasini engellemislerdir. Intihar eden kadinlarin, intihar sebeplerinin ortaklastigi nokta ise bu siddet ortami ve yalnizlasmadir. Kadinlar hakkindaki anlatilarin çogunda intihar etmeden önce bulunduklari ortamdan gitmek istedikleri belirtilmis ve gidemeyenlerin intiharlarin bu durumun etkili oldugu anlatilmistir. Diger bir taraftan zorunlu göçle yerlerinden edilen kadinlarin, hem göç ettirilirken yasadiklari travmanin hem de gittikleri yerdeki kosullara alisamamalarinin intiharlarindaki etkisinden söz edilmektedir. Bu veriler isiginda, Türkiye’deki son dönem namus cinayetleri tartismasini sadece kültüre, töreye, gelenege baglamanin, bölgedeki kosullar ve militarist siddet ortaminin üstünü örttügünü düsünüyoruz. Bu bölgede yasanan intihar ve öldürme olaylarindaki kadinlar, dolayli degil dogrudan militarist siddet ortaminin dolayli degil dogrudan etkilenenleridir.
Yukarida sözünü ettigimiz kadina yönelik militarist siddet biçimlerinde devletin her zaman bir aktör oldugunu söylemek gerekir. Ancak çogu zaman devlet gizil olarak isler. Devlet siddetinin en çok açiga çiktigi militarist siddet biçiminin ise gözaltinda cinsel taciz ve tecavüz oldugu söylenebilir. Bu noktada Av. Eren Keskin’in “Gözaltinda Cinsel Taciz ve Tecavüze Karsi Hukuki Yardim Projesi”ne bakmak önemlidir. Eren Keskin cezaevine girdiginde siyasi tutuklarla beraber kalmistir. Burada; kadinlarla konusmaya basladikça, daha önce çesitli iskence hikâyeleri dinlemesine ragmen, kadinlarin hikâyelerinin çok daha farkli oldugunu gözlemlemistir. Kadinlara bu konuda neden hukuki bir mücadele vermediklerini sordugunda aldigi cevap hep korku olmustur. Ancak bu korku, devlet korkusundan ziyade, kadinlarin kendi çevreleri ve mücadele arkadaslari tarafindan dislanmak konusunda yasadiklari çekincedir. Bu durumda iki tarafli bir analiz yapmak gerekmektedir. Bir tarafta devletin kadin mahkûmlara uyguladigi iskence tekniklerinin cinsel olmasi; diger taraftan da muhalif yapilarin da kendi içinde ataerkinden arinmamis oldugudur. Eren Keskin bu durumu söyle ifade eder: “Bu on yillik çalismada, cinsel siddet yasayip da bu magduriyetinin annesini üzmekten korkacak diye açiklamayan hiçbir kadin tanimadim.” Eren Keskin çalismasini bu perspektifle, hukuki mücadeleyi temel alarak yürütüyor. Ancak hukuki mücadele konusunda da, hukuksal zeminin kendisinin ataerkil oldugunu belirtiyor. Bunun en iyi örneklerinden bir tanesi, Türk Ceza Kanunu’nda; kadina yönelik siddet içeren suçlarin Genel Ahlak ve Aileye Karsi Cürümler basligi altinda düzenlenmis olmasidir. Eren Keskin’in yapmis oldugu bu proje, devlet kaynakli siddeti açiga çikarmasi ve hukuksal yollarla bu siddet ile mücadele etmesi açisindan çok degerlidir. Aksi takdirde; kadinlar kendi yasadiklari siddeti desifre etmeden ve diger kadinlarla dayanismadan, militarist siddet ile mücadelenin mümkün olmadigi açiktir. Bu noktada, biz de çalismamizin bundan sonraki kisminda dünyadan ve Türkiye’den kadinlarin militarist siddet karsisinda örgütledikleri direnislerden örneklere bakacagiz.

Savas Karsiti Kadin Örgütleri
Savas karsiti örgütlenmelerin büyük çogunlugunda kadinlarin öncülük ettigini görmekteyiz. Bunun nedenini kadinlarin dogalari itibariyle barisçil olmalarina degil çalisma boyunca belirttigimiz gibi savaslardan ve militarizmden en çok etkilenenlerin kadinlar olmasina bagliyoruz. Dünyadaki savas karsiti kadin örgütlenmelerinin en güçlü ve etkili olanlarinin Israil ve Amerika Birlesik Devletleri gibi militarizmin ve aktif savas halinin en yogun oldugu ülkelerde olmasi pek tabii tesadüfi degil. Biz de çalismamizda özellikle bu ülkedeki kadin örgütlerine bakacagiz. Daha sonra bu örgütlerin birbirleriyle örtüsen ve ayrisan özelliklerini belirleyip çesitli elestiri noktalari sunacagiz.
Baristan Yana Kadinlar Koalisyonu (Coalition of Woman for Peace)
Baristan Yana Kadinlar Koalisyonu 2000’de 2. Intifada’nin baslamasindan alti hafta sonra, Israil vatandasi Israilli ve Filistinli kadinlar tarafindan kurulan bir örgüt. Temel amaçlari adil baris ve Israil’in demokratiklesmesi. Sadece Israil ve Filistin arasindaki savasa karsi çikmiyorlar, ayni zamanda bu savasi besleyen Israil’deki militarizasyon süreçlerine de ciddi elestiriler getiriyorlar. Temel ilkeleri isgalin bitmesi, kadinlarin baris görüsmelerine aktif katiliminin saglanmasi, 1967 sinirlarina geri dönülmesi, mülteci sorununun çözümünde Israil’in sorumluluk almasi, Israil’in demilitarizasyonu, tüm Israil vatandaslari için esitlik. Baristan Yana Kadinlar Koalisyonu bu saydigimiz ilkelerde ortaklasan pek çok kadin örgütünün bir araya geldigi ortak bir platform olarak düsünebiliriz. Birazdan bahsedecegimiz Bat Shalom, New Profile, Siyahli Kadinlar, Özgürlük ve Baris için Kadinlar Birligi gibi örgütler Baristan Yana Kadinlar Koalisyonu’nda bir arada çalismalar yürütüyorlar.
Bat Shalom
Bat Shalom 1993’te Israil vatandasi Israil ve Filistinli feminist kadinlar tarafindan kurulmus bir taban örgütlenmesidir. Ancak bu örgütü tek basina düsünmek yanlis olacaktir çünkü sinirin öte tarafindaki Kudüs Kadin Merkezi (Jerusalem Center for Woman) ile kardes örgütlerdir.

1989 yilinda Israilli ve Filistinli feminist kadin baris aktivistleri Brüksel’de bulustu. Bu bulusmanin sonuncunda kurulan diyalog daha sonra devam etti ve 1994 yilina gelindiginde “Jerusalem Link” kuruldu. Sinirin Israil tarafinda kalan kadinlar Bat Shalom, Filistin tarafinda kalan kadinlar ise Kudüs Kadin Merkezi altinda örgütlendi. Bu iki örgüt ortak siyasal ilke ve amaçlar paylasmaktadir ki bunlarin en temeli bir arada baris içinde yasamdir.
New Profile
New Profile, Israilli kadin ve erkeklerin Israil’in militarist devlet ve toplum yapisina karsi 1998’de kurdugu feminist bir örgüttür. Israilli kadin ve erkek vicdani retçiler de New Profile üzerinden örgütlenirler. Israil’in sadece Filistin’e yönelik savaskan politikalarina muhalefet olusturmakla kalmaz Israil’deki egitim sisteminden yasalara, güvenlik politikalarindan sivil topluma kadar hayatin, siyasetin ve ekonominin içine islemis militarizmi elestirip buna karsi sürekli eylemler yaparlar.

Siyahli Kadinlar(Women in Black)
Siyahli Kadinlar bir örgütten ziyade ‘baris için eylemlilik agi’ olarak tanimliyorlar kendilerini. Ilk olarak 1988’deki Birinci Intifada’nin hemen sonrasinda kurulmus. Siyah isgal ve savasta ölenler için tutulan yasin sembolü. Ama siyah giyen kadinlarin siddet uygulanan ya da uygulanmasi muhtemel yerlerde tuttuklari nöbetler matemden ve pasifist bir durustan ziyade askeri otoriterleri rahatsiz eden, güvenlik söylemini tersine çeviren “aktif” bir meydan okumaya dönüsmektedir. Israil’de baslayan bu eylemlilik agi kisa sürede tüm dünyaya yayilmistir. Bugün Amerika Birlesik Devletleri, Ingiltere, Italya, Ispanya, Azerbaycan ve Sirbistan Siyahli Kadinlarin aktif olduklari ülkelerin basinda gelir.

Codepink
Codepink, Amerikali kadinlar tarafindan 2002’de kurulmustur. Kurulus amaci Irak Savasi’ni sona erdirilmesine yönelik eylemlilikler yapmaktir. Ayrica baska savaslarin çikmasini engellemek, askeri harcamalarin basta saglik ve egitim gibi sosyal harcamalara aktarilmasini saglamak da vardir. Amerikan güvenlik politikasinin ülkenin maruz kaldigi tehdit oranina göre çesitli renklerle nitelendirdigi güvenlik alarmlarina karsi, Amerikali savas karsiti kadinlar pembe alarm vermislerdir. Süreç içinde Guantanamo’daki ya da Vicenza[5]’daki ABD politikasina karsi tavir almislar, Irakli kadinlarla dayanismak için Irak’a gidip Savas Gözlem Bürosunu kurmuslardir.

Özgürlük ve Baris Için Uluslararasi Kadin Birligi (The Women's International League for Peace and Freedom)
Özgürlük ve Baris için Uluslararasi Kadin Birligi 37’den fazla ülkede subesi bulunan, genel merkezi New York’ta olan uluslararasi bir sivil toplum örgütüdür. Temel ilkeleri savasi ortaya çikaran sebeplerle mücadele etmek, savasin mesru bir araç oldugu algisini kirmak, tüm dünya ülkelerine silahsizlanma yönünde baski yapmak, Birlesmis Milletlerin demokratiklesmesi için diger STK’larla dayanismak, herkes için sosyal, politik ve ekonomik esitligi savunmak ve çevre mücadelesine aktif destek vermek olarak siralanabilir. Bu saydigimiz amaçlara ulasmanin yolunu uluslararasi kamuoyuna siddet içermeyen baskilarda bulunmaktan geçtigini ifade ediyorlar. WILPF 1915 yilinda Avrupali suffragetler tarafindan 1. Dünya Savasi’na karsi kurulmus. Savas sonrasi ise, imzalanan baris anlasmalarina karsi çikmis, bunlarin yeni savaslarin meydana gelmesini engelleyecek ilkeler temel alinarak tekrar hazirlanmasini talep etmis. Afrika, Asya ve Amerika’daki pek çok ülkede basta siddete ve irkçiliga karsi olmak üzere pek çok alanda insan haklari mücadelesi vermis.

Baris Anneleri
1996 yilinda Türkiye’deki savasin bitmesini isteyen kadinlar tarafindan “Kürt ve Türk halklari arasinda güçlü baglarin kurularak özgür ve ortak vatanda bir arada kardesçe yasamin tesis edilmesi ve en temel ihtiyaç olan barisin saglanmasi amaciyla” kurulmus bir baris hareketidir.

Örgütlenmelere Iliskin Degerlendirme
Yukarida siraladigimiz tüm kadin örgütlenmeleri ve bu çalismada yer vermedigimiz daha niceleri; sadece hedefleri arasinda baris kelimesini telaffuz ediyor olmalari ile bile çok degerli girisimlerdir. Ancak barisin bu kadar zor oldugu bir dünyada, barisin pesinden kosan tüm insanlarin dileklerine biraz olsun ulasabilmelerinin de; elestiri getirerek, geliserek, yeniden gözden geçirerek olabilecegini düsünüyoruz. Bu nedenle de, çalismanin bu bölümünden sonra, kadin örgütlenmelerine dair hali hazirda var olan elestirilerin özeti ve yorumunu yapmaya çalisacak ardindan da biz kendi perspektifimizle bir kadin baris mücadelesini nasil tanimliyoruz, bu konuyu tartisacagiz.
Baris talebi ile ortaya çikan tüm kadin örgütlenmeleri için tabii ki de en önemli vurgu kadinlar olarak savasa karsi durmalaridir. Ancak bu noktada, kadinlik kavrami özellikle ataerkil yapilar ve aktörler tarafindan hep yeniden tanimlanma konusunda ‘çekici’ bir kavram oldugu için, önemli bir risk göze çarpar. Bu da kadinlarin savasa karsi olmalarinin onlarin özleri itibariyle, savasa ya da kavgaya-gürültüye karsi olmalari; uysal olmalari, kavga etmek konusunda güçsüz ve böylece kavga aleyhtari olduklari yönündeki yorumlardir. Böylece, kadinlarin savas karsiti tavirlari ve baris taleplerinin politik anlami manipüle edilir. Ki bu söylemler çogu zaman kadinlar tarafindan, hatta bazen bu kadin örgütleri içinde gelistirilebilmektedir. Kadinlarin, kadinlik durumlari ile iliski içerisindeki mücadelelerinin özelligi ve anlami sakli tutulmakla beraber; bahsettigimiz özcü yaklasimdan kaçinmak, ataerkinin sinirlarini zorlayan bir kadin hareketi için önemli görünmektedir. Bir yandan ‘baris’ talebinin kendisi; nasil bir baris, hangi kosullarda bir baris ve kimlerin kimlerle barisi sorularinin cevaplari ile yüklü politik anlamlari olan bir kavramdir. Yani apolitik bir baris söylemi çok mümkün gözükmemektedir. Bu nedenle de kadinlarin baris talebi politik ortami yatistirici ve politika disi bir talep olmaktan ziyade politikanin tam ortasinda konumlanabilir bir taleptir.
Bir diger nokta da savasa karsi olmanin sinirlarinin nasil belirlenecegidir. Bir baris örgütlenmesi çogunlukla öncelikle kendi bölgesindeki savasa karsi olarak ortaya çikar; tabi çogu zaman en mantikli ve isler olan yol da budur. Ancak belli bir bölgedeki savasa karsi olma durumu, savasin akil ve ahlak disi bir yigin nedensellestirilmesinin yapildigi günümüzde tehlikeli olabilir. Hakli savas-haksiz savas tanimlamalari bazen barisi temelinden sarsacak karsitliklar yaratabilir. Mesela; yukarida bahsettigimiz Okinawa örneginde, Amerika’daki bir grup feminist Okinawa’da ve genel olarak askeri üslerdeki cinsiyetçi ve militer politikalari elestirmektedirler ama üssün tamamen ortadan kaldirilmasi konusunda bir tavir belirtmezler. Çünkü üssün gerekli olabilecegini de düsünmektedirler. Ama Okinawa’li kadinlar üssün kaldirilmasi gerektigini düsünürler, çünkü onlar için bu üs yakin ve sicak bir tehdittir. Ayni militer yapiya karsi birlikte hareket edebilecek kadinlarin, özellikle de Amerikali kadinlarin kendilerini geri çekmeleri ile savasa topyekûn karsi olan bir tavir örgütlemediklerini görüyoruz.
Tüm bu yorumlarda baris arayisinin en önemli ayaklarindan birini karsi olunan durumun sadece savas degil, militarizasyon olarak tanimlanmasinin mücadele etmek açisindan önemli alanlar açtigi görülür. Cynthia Enloe’nun da çesitli yazilarinda belirttigi gibi; savas yerine militarizm kavramini kullanmak, belli bir durumdan ziyade sürece bakmanin ve sinirli bir alandan ziyade kültürlerarasi bir düzlemde politika yapmanin, mücadele etmenin yollarini açar. Böylece kadinlar sadece sicak savas anindaki degil, mutfaklarindaki, yatak odalarindaki; yakinlarindaki alisveris merkezindeki veya yemyesil agaçlarla kapli askeri üsteki siddetle, militarizasyonla ilgili olarak diyalog kurma ve mücadelelerini alternatif aglar kurarak güçlendirme imkâni bulabilirler.

Sonuç Yerine…
Biz de bu yaziyi yazan iki kadin olarak öncelikle baris talebimizden yola çikarak militarizmi incelemeye karar verdik. Çünkü etrafimiza feminist bir merakla bakmaya çalisirken biz de fark ettik ki; sicak savasin, siddetin yaninda masum görünen, gizlenen ve evimizin içinde dolasan militarizme bakmak da vazgeçilmez. Militarizmin bu haline bakmadan o en siddetli can alan hali ile de mücadele edemiyoruz. Bu yüzden de baris talebimiz sadece savasin karsiti olmakla yetinemiyor. Bizce baris; tüm etnik, milli, dini, sinifsal ve cinsel yönelim ve kimlikle ilgili kategorileri manipüle etmeden ve ama bu kavramlar ile yapilan ayrimlarla güçsüzlesmeden talep edilebilen bir baris olmali. Yani bizce baris ancak politik bir proje oldugu takdirde bir talep haline gelebiliyor. Feminist hareket için nasil özel olanin kamusal oldugu ciddi bir açilimsa ve bu noktadan hareket ederek ataerkinin sinirlarini zorlayan politikalar gelistirilebilirse; baris için de militarizasyon kavraminin önemli bir nokta oldugunu, baris yanlisi bir tavrin da ancak bu militarizasyon süreçlerine alternatif stratejiler gelistirerek örgütlenebilecegini düsünüyoruz.

________________________________________
[1] Cynthia Enloe, “Kararlar, Kararlar, Kararlar”, Feminist Çerçeve 2003, s. 133–147.
[2] Cynthia Enloe, “Kararlar, Kararlar, Kararlar”, Feminist Çerçeve 2003, s. 133-147.
[3] “The Myth of the Military-Nation” kitabinda Ayse Gül Altinay Sabiha Gökçen’in hayat hikayesi ve onunla vücut bulan kadin kurgusundan bahsetmistir. Kadinlar sadece yeniden üreme araci anne ya da destekleyici es degil, savasa aktif destek veren kiz çocuklardir. Bu açiklamanin Cumhuriyet Mitingleri için de geçerli oldugunu düsünüyoruz.
[4] Bu bölümdeki anlati, Yoko Fukumura ve Martha Matsuoka’nin “Redifinig Security: Okinawa Women’s Resistance to U.S. Militarism” makalesinden hareketle yazilmistir.
[5] Vicenza, ABD’nin Italya’da kurmak istedigi üssü yerlestirecegi yerin ismidir. Vicenza’daki kadinlar kurulacak ABD üssüne karsi ciddi bir politik eylemlilik baslatmislar, Codepink üyeleri de bu eylemleri aktif bir biçimde desteklemistir.

Alinti: www.feminisite.net